|
|||||||
| Kayıt ol | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Bütün Forumları okunmuş kabul et |
|
|
#11 (permalink) | |||||||||||||
|
Avnî (Fatih Sultan Mehmed)
15.yy 1 Nisan 1430 tarihinde doğan Fatih Sultan Mehmed, II. Murad ile Hüma Hatun'un oğludur. İyi bir eğitimden geçen II. Mehmed 1443'te Manisa sancakbeyliğine gönderildi. Kardeşi Alâeddin Çelebi'nin aynı yıl ölmesiyle tahtın varisi oldu. 1444 -1446 yıllarında hükümdarlık tahtına oturduğunda babası II. Murad, Manisa'da dinlenmekteydi. Yeniçerilerin ayaklanması ve Halil Paşa'nın ısrarıyla yeniden tahta geçti. II. Mehmed yeniden Manisa'ya sancakbeyi olarak döndü. Buradaki beş yıllık görevinde kültürel ve siyasal ufkunu genişletti. 10 Şubat 1451'de babasının ölümüyle Edirne'ye gelerek 19 Şubat'ta ikinci kez tahta oturdu. İstanbul'u alarak Bizans imparatorluğunu tarihten silmeyi düşünen II. Mehmed, bu düşünü büyük gayret ve hazırlıklarla 29 Mayıs 1453'te gerçekleştirmiş, Osmanoğulları'nın en büyük ve anlamlı zaferini elde ederek, kendine, "Fâtih-i Kostantiniyye", devlete de imparatorluk unvanını kazandırmıştır. İstanbul’daki ticarî canlılığı sağlamak için 1454'te Venediklilerle her türlü ekonomik serbestliği öngören bir antlaşma imzaladı. Fatih'in dış görünüşünü kendisini tanıyan yerli ve yabancı birçok yazar ve sanatkâr tasvir etmiştir. İtalyan Zorzo Dolfin, onun az gülen, çalışkan, zekî, amacına ulaşmada inatçı, kitap okumayı çok seven, araştırmalar ve incelemeler yapan cömert bir insan olduğunu söyler. Neşrî ise Fatih'i, adaletli, yiğit, bilgin, dindar, bilim adamlarını ve erdem sahiplerini koruyan bir kişi olarak tanıtır. Bu özellikleri onun sefere gittiği yerlerden birçok âlim ve sanatçıyı istanbul'a getirmesine vesile olmuştur. Hayatının her dönemini azami bir verimle kullanan Fatih Sultan Mehmed 1481 baharında sefer için orduyla birlikte İstanbul'dan ayrıldı. Padişah, Maltepe'de hastalanarak Tekür Çayırı'ndan öteye gidemedi. 3 Mayıs 1481'de 51 yaşında öldü. Cenazesi kendi adını taşıyan caminin kıble tarafındaki türbesine gömüldü. Edebî Kişiliği Çocukluğundan itibaren bir ilim, şiir ve sanat havzasında yetişmiş ve bu ilgisini hayatının sonuna kadar sürdürmüş olan Fatih Sultan Mehmed, Avnî mahlâsıyla şiirler yazmış, divanı olan ilk Osmanlı padişahıdır. Bütün kaynakların fikir birliğine vardığı nokta; hassas ruhlu, sözüne sadık, âlim ve sanatkârları himaye eden, musikîye ve şiire düşkün bir insan olmasıdır. Gelenekleşen âlim ve şairleri toplayarak sohbet etme adeti II. Mehmed döneminde haftada iki gün yapılmıştır. Bugün Fatih'in şiirlerinin bulunduğu divan, bir divandan çok içerisinde gazellerin bulunduğu bir divançe niteliğindedir. Onun devrine göre iyi bir şair olduğunu bu divançedeki şiirler açıkça ortaya koymaktadır. Avnî'nin altı dil bildiği rivayet edilmekle beraber Arapçayı ve Farsçayı eserleri aslından okuyacak kadar iyi bilmektedir. Dili diğer Osmanlı şairlerinden farklılık göstermeyen Avnî, zaman zaman devrine göre sade ve duru bir üslûp kullanmıştır. Kimi beyitlerinde konuşma dili rahatlığı içindedir. Devlet adamlığı, komutanlığı, zaferden zafere, ülkeden ülkeye koşmakla geçen hayatının izleri şiirlerine pek yansımamıştır. O, maddî zevk ve saf aya kayıtsız kalan, yaptığı işleri manevî görev bilen bir padişahtır. Avnî'nin şiirlerinde rindâne ve âşıkane söyleyişlerin yanında hükümdarlığını yansıtan beyitler de vardır. Sahip olduğu karakter ve üne rağmen zaman zaman sevgili kavramının arkasında ölüm karşısında çaresizliği, dünyanın geçiciliğini, kulluğunu unutmadığı görülür. Avnî'nin şiirlerindeki hayal zenginliği ve yeni buluşlar dikkat çekicidir. Divan şiirinin geleneklerine uygun olarak O da gerçek dost bulmanın zorluğundan, devrinden, anlaşılamamaktan, ayrılıktan, güzellerin eziyetlerinden, gönülden felekten dem vurur. Divandaki gazeller bize II. Mehmed'in 'aşk, sevgili ve güzeller konusundaki düşüncelerini tüm samimiyeti ve açıklığıyla ortaya koyar. O tamamen hissî ve hiçbir çıkara dayanmayan bir sevgilinin övgüsü içindedir. Şiirlerinin incelenmesiyle ortaya çıkan bir başka sonuç da Şirazlı Hafız ve Şeyh Sadi gibi lirik ve didaktik Iran şairlerinin etkisinde kalmış olmasıdır. Gazellerdeki didaktik, öğüt verici ve atasözlerine yakın söyleyişler bu etkiyi daha açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Avnî, Anadolu sahasında ise en çok Şeyhî ve Ahmed Paşa’nın etkisinde kalmıştır. Şiirleri: Ağlasa âşık belâ-yı hicr ile nâlân olup (gazel) Ağlasa âşık belâ-yı hicr ile nâlân olup Ağlasa âşık belâ-yı hicr ile nâlân olup Gözleründen akan anun yaş yerine kan olup Geh cefâ kûhı gubârından örünse kisveti Geh belâ vadisini geşt eylese 'uryân olup Her ne denlü cevrler görse vefalar eylese Her ne denlü gülseler hâline ol giryân olup Gam beyabanına her gün eylese seyr ü sefer Her gice mihnet- serâ-yı firkate mihmân olup Râz-ı 'aşkı aşikâr itmeğe takat bulmasa Sinesinde nâvek-i dil-dûzlar pinhân olup Alıntıdır
__________________ |
|||||||||||||
|
|
|
|
|
#12 (permalink) | |||||||||||
|
Cem Sultan
15.yy Hayatı: Fatih'in küçük oğlu Cem Sultan, renkli kişiliği yanında şanssız şehzadelerin başında yer alan birisi olarak görülüyor. Başından geçen çeşitli olaylar yanında, şiiriyle de ön plana çıkan Cem, halk tarafından büyük bir sevgiyle benimsenmiş, sevilip sayılmıştır. Küçük yaşlarda Arapça ve Farsçayı öğrenen Cem, çevresindekileri hep şiirle uğraşan kişilerden seçmiş, etrafına Sa'dî, La'lî, Kemalî, Şahidî gibi şairleri toplamıştır. Şiirde Ahmet Paşa'yı örnek alan Cem Sultan, yazdığı şiirleriyle Türkçede olduğu gibi Farsçada da beğenilen bir şair olduğunu ortaya koymuştur. Şiirleri: Çün çekdi hatun yüzün üzere rakam ey dost (gazel) Çün çekdi hatun yüzün üzere rakam ey dost Ol hasret ile iki cihânı yakam ey dost Rahm eyle bana cevr ü cefâ kılma igen kim 'Aşkunda çeken bunca belâlar benem ey dost Dâmânuna yapışup ayaguna düşerdüm Kurtulsayıdı ger gam elinden yakam ey dost Çün gelmez elümden ki rehâ bulam ölümden Ancak buna kaldı ki yolunda ölem ey dost Dirler ki kerîm işi keremdür n'ola ger Cem Vaslun niâmından göre bir dem kerem ey dost Açıklama: Vezni: mef’ûlü mefâ’îlü mefâ’îlü fa’ûlün Alıntıdır..
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
|
|
#13 (permalink) | |||||||||||
|
Necatî
15.yy XV. yüzyıl Anadolu Dîvân şiirinin, Bursalı Ahmed Paşa'dan sonra en ünlü şairidir. Asıl adı İsa Necâtî Bey olan şair, Edirnelidir. Fakir bir aileye mensup olduğu ve yetim kaldığı için Edirneli bir hanım tarafından büyütülmüştür. Ondaki zekâ ve kabiliyeti gören şair Sâilî, öğrenimini üzerine almış, iyi bir eğitim ve öğretim görmesini sağlamıştır. Öğrenim derecesi, Medresenin yüksek kısımlarına kadar varır. Yaradılışı dolayısıyla hemen edebiyatta, şiir ve inşaya yönelmiş ve bu yolda yürümüştür. Bir ara Kastamonu'da da bulunan Necatî, şiir söylemekte üstün başarıya orada ulaşmıştır. Edirne'de doğmakla beraber, asıl yetiştiği ve üne kavuştuğu yer Kastamonu'dur. Önceleri şiir alanında, Kasîde-i Şitâiyye'siyle Fâtih Sultan Mehmed'in dikkatini çekmiştir. Sonra padişahın Dîvân Kâtipliği'ne tayin edilmiş ve himayesini görmüştür. Fatih ölünce, II. Bayezid'in himayesini görmüştür. Daha sonraları, Karaman valisi Şehzade Abdullah'ın Dîvân Kâtipliği'nde bulunmuş, onun 1484 de ölümünden sonra İstanbul'a gelmiştir. Yirmi yıl İstanbul'da kalmış, bir ara çok sevdiği II. Bayezid.'in oğlu Şehzade Mahmud'a Saruhan (Manisa) Sancağı'nda Nişancılık görevinde bulunmuştur. Burada "Bey" unvanını alarak, Necatî Bey diye anılagelmiştir. 1507'de Şehzade Mahmud'un ölümünden sonra İstanbul'a gelmiş ve 17 Mart 1509 tarihinde Vefa'daki evinde ölmüştür. Edebî Kişiliği Necatî Bey, kendine özgü zengin hayâlleri ile süslü şiirlerindeki rindâne üslûp ve nükteli anlatımıyla övünür. Eşsiz cinasları, anlamca yeni ve dillerde atasözü gibi dolaşan şiirleri, Ahmet Paşa'nın şiirlerine yakın; sanat gösterişinden uzak, tabiî oluşu nedeniyle de Zatî'nin şiirlerinden üstündür. Türk Edebiyatı'nın İran etkisinden uzaklaştırılmasında büyük katkılarda bulunmuş, şiire canlılık kazandırmıştır. Necatî Bey, Şeyhî'yi, İran şâirlerinden Kemalüddîn İsfahanî, özellikle Nizamî ve Selmân-î Sâvecî'yi takdir etmiş, başkalarının şiirlerinden anlam çalanları acı bir dille yermiştir. Şiirinde az ve öz anlatım yolunu seçmiş, zaman zaman kendi şiirini de övmüştür. Anlatımı atasözü tarzındadır. Anlatımının el değmemiş, yani başka şiirlerden çalma mazmunları olmadığını açıkça söyler. Kasidelerinde medhiyelere önem vermiş, sık sık tegazzül yapmıştır. Bu şiir türündeki asıl başarısı, tasvirlerinde hayal unsurunu ikinci planda tutarak, gözleme büyük yer vermesinden ileri gelir. Bu şiirlerinde oldukça sade bir dil kullanmıştır. Gazel tarzına önem vermiş, gazellerinin dünyayı tuttuğunu söyleyerek onlarla övünmüştür. Bu nedenle de kasidelerinde sık sık tegazzül yapmıştır. Özellikle gazelleri sadedir. Bu mahallîlik, yalnız dilde değil, teşbihlerinde, özellikle kendi hayatını yansıtan tabiat, av sahnelerine ait tasvirlerinde, atasözü kullanmasında veya bu nitelikteki mısralarında kuvvetle hissedilir. Necati'nin kendine hayran olan Şevkî, Sun'î, Talî, Rıza'î, Üsküplü Zahrî, Sehî, Mihrî Hatun, Sûzî-yi Nakşibendî, Vâlihî gibi XV-XVI. yüzyıl şairleri üzerinde özellikle etkileri görülür. Ayrıca birçok şair, şiirlerine nazireler yazmıştır. Necatî Bey, Türkçe söz ve ibareleri şiire sokarak bir çığır açmış. Millîleşme Akımı'nın ilk öncülerinden olmuştur. Türk şiirine, adeta bir kişilik kazandırmış, millî ruh ve zekâmızın mührünü vurmuştur. Ünü ve etkileri Tanzimat'a kadar devam eden Necatî Bey, yazdığı Farsça şiirlerinde de başarılıdır. Necatî, mersiyeleri, âşıkçasına gazelleri, canlı tabiat tasvirleri anlamca yeni şiirleriyle Divan edebiyatının unutulmaz şairlerindendir. Eserleri: Dîvân, Münâzara-i Gül ü Husrev adında henüz ele geçmemiş bir mesnevisi vardır Şiirleri: Çıkalı göklere ahum sereri döne döne (Gazel) Çıkalı göklere ahum sereri döne döne Yandı kındîl-i sipihrün ciğeri döne döne Ayağı yir mi basar zülfüne ber-dâr olanım Zevk u şevk ile vîrür cân ü seri döne döne Şâm-ı zülfünle gönül Mısrı harâb oldu diyu Sana iletdi kebûter haberi döne döne Sen durub raks idesin karşıma ben boynum eğem İne zülfün koça sen sîm-beri döne döne Kâ'be olmasa kapun ay ile gün leyi ü nehâr Eylemezlerdi tavaf ol güzerl döne döne Sen olasın diyu yir yir asılub âyineler Gelene gidene eyler nazarı döne döne Ey Necati yaraşur mutribi şeh meclisinün Raks urub okuya bu şi'r-i teri döne döne Açıklama: Feilâtün feilâtün feilâtün feilün Alıntıdır...
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
|
|
#14 (permalink) | |||||||||||
|
Şeyhî
15.yy XV. yüzyıl Türk şairlerindendir. Şeyhü'l-şuarâ unvanı ile anılan ve mahlası Şeyhî olan şâirin asıl adı Yûsuf Sinâneddîn’dir, devrin kültür merkezlerinden olan Kütahya'da 1376 yılında dünyaya gelmiştir. Germiyanlı'dır. Göz hastalıkları alanında ünlü bir tabib olması nedeniyle Hekim Sinan adıyla da ün kazanmıştır. I. Murat zamanında doğan Şeyhî, Yıldırım Bayezid, Süleyman Çelebi, Sultan Mehmet ve II. Murat devirlerini idrâk etmiştir. Öğrenimine Kütahya'da başlayan Şeyhî, şâir Ahmedî ve diğer âlimlerden ders görmüştür. Ayrıca, öğrenim için İran'a gitmiş, orada tasavvuf, hikmet, tıp ve diğer ilimleri öğrenmiş, özellikle tasavvuf ve edebiyatta derin bilgiler kazanmıştır. İran dönüşünde Ankara'da Hacı Bayrâm-ı Velî'ye intisabederek tarikata girmiş, Şeyhî mahlasını almıştır. Çelebi Sultan Mehmet, Karaman Seferi sırasında (1415) Ankara'da rahatsızlandığı zaman Kütahya'dan tedavi etmesi için çağırılmış, başarı gösterdiği için de taltif edilerek kendisine Tokuzlu Köyü tımar olarak verilmiş, sultanın özel doktorluğuna atanmıştır. Şeyhî, Tokuzlu Köyü'ne giderken tımarın eski sahipleri tarafından tecavüze uğramış, durumu «Har-nâme» mesnevisi ile padişah Çelebi Sultan Mehmed'e bildirmiştir. II. Murat’ın hükümdar olmasından sonra, Germiyan hanedanı ve Osmanlı sultanları ile devamlı münasebette bulunmuş, hayatını hekimlik ve eczacılık yaparak kazanmıştır. Büyük bir mutasavvıf olan Şeyhî, gerek Dîvân’ında ve gerekse Hüsrev ü Şîrin’inde tasavvuf kurallarından bol bol yararlanmıştır. Fakat kendisi şeyhlik yapmamıştır. Çirkin ve gözleri ağrılı olan şair zarif, şakacı ve nüktedan bir mizaca sahiptir. Ayrıca alaycı bir yönü de vardır. Olgun, sabırlı ve temkinli bir ruh taşır. 1431’de Kütahya’da vefat etmiştir. Edebî Kişiliği Kendisine yöneltilen bazı haksızlıkları büyük bir duyarlılık ve tevekkülle karşılayan şair, sûfî mizaçlı, zarif ve nüktedândır. Hayat felsefesi ve dünya görüşünün temelinde dinî kurallar ve İslâmî ideoloji yatar: Dünya fanidir, onun varlıklarına aldanmamalıdır. Bu faniliğin arkasında ebedî olan İlâhî varlığa inanmalıdır; asıl saadet budur. Bu görüşlerinde İran şairlerinin etkisi büyüktür. Şeyhî hayatı boyunca, sanatının anlaşılmaması, hasetçiler, rakipler, takdir edilmediği için refah içinde yaşayamama durumlarından yakınır. Fakat bu yakınmalarının bir kısmı, sanatlıca mübalâğadan ibaret olup gerçeğe uygun değildir. Çoğu kez bunları, sanatçı ruh ve gururunun tatmin edemediği için söyler. Tasavvufla ilgili bulunması, tarîkata mensubolması dolayısıyla eserlerinde sükûn, tevekkül, teslimiyet ve bir huzur sezilir. Şeyhî'nin sosyal düşünceleri, zenginlik ve fakirliğin adil olmayan bir şekilde yayılmasından, sosyal eşitsizlikten yakınma; bir insanda cömertlik, kahramanlık, adalet ve dinine bağlı olması gerekliliği şeklinde sıralanabilir. Şeyhî, gazel ve kasidelerinde, özellikle Iran şâirlerinden Selman-ı Salvecî ve Hâfız-ı Şirazî ile diğer ikinci derce şâirlerin etkisindedir. Şeyh Şa'dî’den dünya görüşü ve felsefesi, Hâfız'dan şiir zevki bakımlarından yararlanmıştır. Ayrıca, başka şairlerin birtakım buluşlarını aynen benimsediği olmuştur. Nitekim bu yüzden eski eleştirmenler tarafından eleştirilmiştir. İran şairlerinin etkilerinin fazla bulunması bakımından gazelde pek başarılı olamamıştır. "Şeyhü'l-Şuara", "Hüsrev-i Şuarâ", "Emîr-i Şuarâ", "Serdâr-ı Şuarâ" gibi unvanlarla övülmüş olan Şeyhî'nin üstadlığı birçok şair tarafından kabul edilmiştir. Şöhretini XVI. yüzyılda ve daha sonraları devam ettirebilmiş bir şairdir. Halilî, Karamanlı Nizamî, Hümamî gibi şairler, şairlik değerlerin anlaşılmasında onu kıstas, mihek saymışlardır. Kırk beş tane şâir taraftından tanzîr edilmiştir. Necatî ve başka birçok şairi de etkilenmiştir. Asıl büyük şöhretini, Hüsrev ü Şîrîn’i sayesinde kazanmıştır, Mısır Türkleri arasında da tanınan şair, mutasavvıf çevrelerinde oldukça geniş şöhret edinmiştir. XVII. yüzyıldan sonra ünü gittikçe azalmıştır. Eserleri: Dîvân, Har-nâme, Husrev u Şîrîn. Ayrıca Şeyhî’nin olduğu tahmin edilen Ney-nâme ve Hâb-nâme isimli eserler vardır. Şiirleri: Zâhidi gör ki gezer ‘aşk ile meyhâneleri (gazel) Zâhidi gör ki gezer ‘aşk ile meyhâneleri Göreli sendeki ol nergis-i mestâneleri Yüzü gül şem’ine karşı yakılıp yanmak için Kığırıp cem’ iderem her gece pervâneleri Ol perî şânınadır zülfü perîşânına gör Dağıtır müşk ile anber urıcak şâneleri İtinin ayağına yüz süre baydak gibi şâh Anda kim mât ede bir lu’b ile ferzâneleri Şâh olur mülk-i cihâna bulur ol genc-i nihân Her ki ma’mûr ide ’adl ile bu vîrâneleri Vargıl ey zâhid-i hod-bîn bana efsûn okuma Ben de çok okumuşam halka bu efsâneleri Leb ü dendânını Şeyhî dil ile vasf edicek Nice hoş nazm eder ol la’l ile dürdâneleri Alıntıdır...
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
|
|
#15 (permalink) | |||||||||||
|
Bâki, (1526-1600), Divan Şairi
16.yy 1526 yılında İstanbul'da doğan Bâki'nin asıl ismi Mahmud Abdülbâki'dir. Aslında fakir bir ailenin çocuğu idi, babası müezzinlik yapıyordu. Çocukluğunda saraç çıraklığı yapmıştır. Eğitime, ilme olan büyük tutkusu fark edilmeye başlanınca ailesi medreseye devam etmesine izin vermiştir, zira başlarda medreseye kaçak, ailesinden gizli gitmekteydi. Gayretleri ile iyi bir eğitim görmüş, dönemin ünlü müderrislerinden ders almıştır. Eğitimi boyunca şiire olan ilgisi giderek artmış ve güçlü kaleminin ünü de yavaşça yayılmaya başlamıştır. Eğitimini tamamladıktan sonra çeşitli medreselerde müderrislik yapmıştır. Hayatı boyunca çeşitli dönemlerde devlet hizmetinde bulundu, kadılık, kazaskerlik gibi makamlarda görev yaptı. 1600 yılında, İstanbul'da vefat etti. Bâki Saray'a hep bir yakınlığı olmuştur. Özellikle Kanunî Sultan Süleyman ile yakın ilişkileri olmuş, padişah sık sık kendisine iltifat etmiştir. Daha sonra 2.Selim ve 3.Murat zamanlarında da hem saraydan hem halktan büyük bir itibar ve ilgi görmüştür. Vefatından önce bu kadar ilgi ve alâka gören sanatçı sayısı azdır, o ise vefat etmeden "Sultanüş'şuâra" yani "Şairlerin Sultanı" diye anılmaya başlamıştır. Çalışmaları Bâki Osmanlı'nın en güçlü devirlerinden birinde yaşamıştır, bu da pekâla onun şiirlerine ve şiirlerinde kullandığı temalara yansımıştır. Aşk, yaşamanın zevki ve doğa şiirlerinin başlıca konularıdır. Her ne kadar şiirlerinde tasavvuf etkisi veya tema olarak tasavvuf bulunmasa da, tasavvufta da özel bir mahiyeti olan aşk mefhumunu sık sık konu alması itibariyle, dîvânı mutasavvıflar tarafından çok sevilir. Tekniği güçlüdür, şiirlerinde yakaladığı ahenk ve akıcılık fark yaratır. Dil kullanımında çok yeteneklidir. Şiirlerinin yarattığı tını, musiki de şiirlerinin farklı bir özelliğidir. Türk, Divan şiirinin dönemin ünlü akımları ve eserleri seviyesine ulaşmasında çok büyük katkısı olmuştur. Fazla eser kaleme almamıştır, zira sıklıkla vurguladığı gibi fazla eser bırakmaktan çok, fark yaratacak güzel eserler bırakmak istiyordu. Eserlerinden biri de Kanunî Sultan Süleyman'ın vefatı üzerine yazdığı "Mersiye-i Hazret-i Süleyman Han" isimli mersiyedir. Bu mersiye hem teknik olarak güçlü yapısı hem de eşsiz ahengi ve dönemin ruhunu, özellikle edebiyat tarzını, en güzel şekilde ifade ettiği için en ünlü mersiyelerden birisi olmuştur. Başlıca Eserleri Dîvân - (4508 beyitlik, en önemli eseri) Fazâ’il-cihad - (Cihad üzerine bir eseri) Fazâ’il-Mekke - (Tercüme) Hadîs-i erbain - (Tercüme) Müje haylin dizer ol gamze-i fettân saff saff Guyiyâ cenge girer nîze-güzâran saff saff Seni seyr itmek içün reh-güzer-i gül-şende İki cânibde durur serv-i hırâman saff saff Leşker-i eşk-i firâvan ile ceng eylemeğe Gönderir mevclerin lücce-i umman saff saff Gökde efgaan iderek sanma geçer hayl-i kuleng Çekilür kûyine mürgaan-ı dil ü cân saff saff Cami içre göre tâ kimlere hem-zânûsun Şekl-i sakkada gezer dîde-i giryân saff saff Ehl-i dil derd ü gamın ni'metine müstağrak Dizilürler keremin hânına mihman saff saff Vasf-ı kaddinle hıram itse alem gibi kalem Leşker-i satrı çeker defter ü dîvan saff saff Kûyin etrafına uşşâk dizilmiş gûyâ Haremi Kâ'be'de her cânibe erkân saff saff Kadrini seng-i musallada bilüb ey Bâkî Durub el bağlayanlar karşuna yâran saff saff Açıklama: Feilâtün feilâtün feilâtün feilün Alıntıdır...
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Ünlü Filozoflar (Arşiv) | Asur-Banipal | Biyografi | 25 | 07-18-2008 12:00 PM |
| GrieeX Film Arşiv Programı 1.0.4 | Şevger | Video ve Ses | 0 | 05-18-2008 12:11 AM |
| Tiyatro Senaryoları ve Hikayeler (Dev Arşiv) | baco | Genel Kültür | 41 | 05-08-2008 06:28 PM |
| Tiyatro Terimleri Sözlüğü..Arşiv | baco | Genel Kültür | 18 | 05-08-2008 05:57 PM |
| Tanzimat Edebiyatı | cıwann | Genel Kültür | 0 | 05-07-2008 03:45 PM |
Sitemizde illegal içerikli konu/mesaj vermek
ve telif haklı eserlerin paylaşımı kesinlikle yasaktır!
Yazılanlardan dolayı oluşabilecek her türlü yasal sorumluluk yazan kullanıcılara
aittir.
Yinede sitemizde yasalara aykırı bir
durum görürseniz;
Lütfen,
hepsilegal@gmail.com 'a yada
İletişim'e
bildiriniz.
Mesajınız en kısa sürede incelenip, gereken müdahale yapılacaktır.