|
|
#11 (permalink) | |||||||||||||
|
SOKRATES’ İN YARGILANMASI
Düşmanı olan Aristophan, onunla alay için, kendisinin bir okulu bulunduğunu ve oradan nasıl para aldığını, nasıl ders verdiğini 'anlatırsa da, bunlar tamamıyle iftiradır. Onun ne özel bir okulu vardı; ne de verdiği derslerden para alırdı. Çoğu kez gençlere rastladığı Palestr' i ziyaret etmediği zaman, Lyce jimnaterinin bulunduğu yeri tercih ederdi. Yoğrulmak bilmeden sorar, karşısındakileri, bir gerçeği arama işinde birlikte çalıştırır, gerektiğinde uzun söylevler verir; ve ozanların metinlerini açıklar ve kıraat şeklinde okur ve ,okuturdu. O, bir üstat değildi; ve üstat olmayı da istememişti. Philozof deyimini mağrur sofistlere karşı Bilgeliği seven anlamında olmak üzere alçak gönüllülükle kabul etmiş; kendisine, pek candan bağlı bir ortam yaratmıştı. Kendisiyle daima birlikte dolaşmayanlar bile, uzaktan onun ilkelerine bağlı bulunurlardı. Onu dinleyenler arasında çeşit çeşit yönelişlere sahip olan insanlar vardı; kendi mesleğine bağlı olanlar arasında, Öklide, Antistenes, Aristip, Phedon, Eflatun, Eschin... gibi tanınmış kimseler vardı. Onun meclisine böyle tamamıyle gelişmiş olanlardan başka, diğer bazı filozoflara bağlı olanlarla, giysi, servet ya da ün peşinde koşan insanlar da devam ederdi. Sokrat. ülküsüne o denli bağlıydı ki, çevresinde uyandırdığı tepkileri görmüyor ve görmek istemiyordu. Ona, önce sofistler düşman oldular. Ozanlar, kendisini ne yaptığını bilmemekle suçladılar; politika adamları ona, Atina' nın mahvolmasına çalışmak suçunu sürdüler. Halk ise, bu büyük adamın savunduğu düşünceleri anlayacak seviye ve ruhta değildi. Aristophan, hem halkı eğlendirmek, hem de kendisiyle alay etmek için onu, ‘’Buluşlar’’ adlı eserine koydu. Sokrat' ın düşünceleri bazı heykel satıcılarının çıkarına da uygun gelmiyordu. Çünkü o, soyut bir tanrıya inanıyordu. Özet olarak, Sokrat'ı düşmanları, dinsizlikle, gençlerin ahlâkını bozmakla, Atina tanrılarını inkâr edip, yerine yeni tanrılar getirmekle, nihayet Atina' nın tüm geleneksel kurumlarına düşman olmakla suçlandırdılar. Hatta, Voltaire' in deyimiyle, "bir tanrıdan başka tanrı yoktur!" diyen bu büyük adamın bir tanrı tanımaz olduğunu iddia ederek kendisini kur' a ile seçilen 500 bilgisiz üyesi olup, adına Heliast denilen mahkemeye verdiler. Bu suçlamaları yapan düşmanları arasında şu üçü özellikle, kendisinin idamında önemli bir rol oynadılar. Ozan Melitus, iyi bir hatip olan Lycon; zengin bir derici olan Anytus... Bunlar, onu idam ettirmekle, demokrasiyi ve halk inançlarını kuvvetlendireceklerini tasarlamışlardı. Eflatun üç eserinde (Apoloji, Kriton, Phedon) onun kendisini nasıl savunduğunu, yurdunun kanunlarına itaat etmek için, kaçmayı nasıl reddettiğini ve ölümüne dek hapishanede geçen hayatının inceliklerini betimler. Sokrat, kendisini kaçırmak isteyen Kriton' a düşünde, tanrılığın kendi ölümünün ne şekilde olacağı hakkında bilgi verdiğini ve bu öncel (ezelî) takdirden kaçamayacağını ve bir yetmiş yıl daha yaşayamayacak olan ihtiyar Sokrat’ ın gençlere, yurdunun kanunlarına karşı gelmiş bir hain ve ahlâksız izlenimini bırakmak istemediğini anlattı. Kendisini savunurken de, özgür faaliyetleri sırasında yaptığı sert ve kaba, halkın anlayabileceği örnek ve karşılaştırmalarla dolu. hatta alaycı ve şakacı konuşmasını bırakmamış, bu tehlikeli zamanlarda bile çocukluğundan beri içinden duyduğu Tanrısal sesin telkinlerini yinelemekten çekinmemiştir. Ona, zamanın âdetine göre, kendi cezasını yine kendisinin saptaması önerildiği zaman, Sokrat: "Benim lâyık olduğum şey mi? Fakat bu, bir ödülden başka bir şey olamaz. Size iyilik yapan ve sizin mutluluğunuzu sağlamaya çalışmak için bir konuta ihtiyacı olan bu yoksul adamın lâyık olduğu şey, sadece bir ödüldür. Ben ölünceye dek, Prytane' de devlet hesabına beslenmemi isterim!". Bu vakur anlatım karşısında şaşıran ve kızan hakim' er küçük bir çoğunlukla onu ölüme mahkûm ettiler. Fakat onun ölümden de korkusu yoktu. Nitekim, mahkemede: "Eğer siz bana, araştırmalarımdan ve felsefe yapmaktan vazgeçmek koşuluyle. Anytus' ün düşüncelerine katılmayacağız, seni beraat ettireceğiz, fakat bu koşulun aksini yaparsan öldüreceğiz, demiş olsaydınız, size tereddüt etmeksizin derdim ki: Ey Atinalılar, sizi seviyor, size karşı saygı duyuyorum. Bende bir tek nefes kalıncaya dek ve bir tek nefes alacak gücüm bulundukça felsefe yapmaktan vazgeçmeyeceğim. Size daima iyilikler ve öğütler vermek için gelecek, hor gün kullandığım dille, dostum, sen Atinalısın; sen kudret ve ünde en büyük bir şehirdensin... Oysaki sen sadece servetler edinmekten, onur ve itibar kazanmaktan başka bir şey düşünmüyorsun ! Ruhun gerçeklik ve güzelliği hakkında ise, ne saygı duyuyor, ne de ufacık endişe hissediyorsun... İşte ben. yoluma çıkan genç, ihtiyar yurttaş ve yabancı olan her insanla ve özellikle sizlerle böyle konuşacağım!.. Zira ey Atinalılar, siz beni pek derinden üzüyorsunuz... Anytus' ün sizden istediklerini ister yapınız, ister yapmayınız... Beni ister salıveriniz, ister tutuklayınız. Bin kez ölmek zorunda olsam da tuttuğum yolu hiç bir zaman değiştirmeyeceğim!".
__________________ |
|||||||||||||
|
|
|
| Bu Mesaj İçin Asur-Banipal Kullanıcısına Teşekkür Edenler: | MaXJoHNRoYaN (07-20-2008) |
|
|
#12 (permalink) | |||||||||||
|
VE ÖLÜMÜ….
Sokrat, sahte bir ülkücü değildi. O, ulusuna karsı yapmakla görevli olduğu işi o denli açıkça biliyor ve ona o denli ciddiyetle inanıyordu ki, nihayet, kendi imanının bu gücüne Tanrısal bir kaynak arıyor; ve nihayet bu görevi Tanrı' dan aldığını sanıyordu. Onun bu tanrısına. "Sokrat'ın şeytanı" adı verilir ki, o bunun sesini işitmiş, en dar zamanlarında bile bu sesin ilham ettiği düşüncelerle, her çeşit zorlukları çözmeyi başarmıştı; bu imandır ki, kendisini kaçırmak isteyenlere: "Bırakınız, Tanrı bizi nereye yöneltiyorsa oraya gidelim, korkmayalım!" demişti. Tüm dâhilerde ve peygamberlerde görülen bu sarsılmaz enerji ve ülküler, hep ilhamlarını Sokrat' ın tattığı kaynaktan almışlardır. Sokrat, baldıran otu içerek bir çeşit intihara mahkûm edilmişti. Fakat o, bu hükümden sonra bir ay daha tutuklu olarak yaşadı. Xenophon der ki: Olaylar onun yargılanmasından sonra otuz gün daha yaşamasını istedi. Zira, Delos bayramı bu ay içindeydi ve kanunda tören olarak Delos' a gitmiş olan küçük gemi geri dönmeden kimsenin idam edilmemesi yazılıydı. İşte tüm bu süre sırasında Sokrat, arkadaşlarının gözleri önünde tıpkı eskiden olduğu gibi yaşadı. Çoluk çocuğunu çağırarak sükûnet ve ciddiyetle onlara veda etti. Çevresindekilere ruhun ebediliği hakkında bir sohbet yaptıktan sonra, zehir çanağını bir hamlede içti. Ve etrafında ağlayanlara: "İnsan tatlılıkla ölmelidir. Ağlamayınız!" dedi. Ve Kriton' a, belki de Yunan tanrılarına bir saldırı olarak, belki de kendini hayatın acılarından kurtardıkları için. Hekimlik tanrısı "Eskülap'a bir horoz adamıştım, bu borcu ödemevi unutma!" demişti. Böylece, çağının bilgisizlik ve ahlâksızlığına kurban giden Sokrat için, Xenophon, son satır olarak: "Tüm insanların en bilgesi, en doğrusu iste böyle öldü" der (M.Ö. 399). Sokrat hiç bir eser yazmamıştır. Düşüncelerini Öğrencilerinin eserlerinden anlıyoruz. Eflatun, diyaloglarında kendi düşüncelerini, pek hayran olduğu üstadının ağzından söylemiştir. Yalnız, Xenophon kendi eserlerinde (Memorables, Apologie, Banquet), Sokrat' ın düşüncelerini daha doğru olarak nakleder. Aristo ise, ondan ancak dolayısıyle söz eder. SOKRATES’ LE İLGİLİ ANLATILANLAR Düşündüklerine ve inandıkları düşüncelere uygun bir surette yaşamış olan eski Yunan filozofları, her şeyi öğrenmek istiyorlardı; âlemi ve âlemin kaynaklarını, mukadderatını açıklamaya çalışıyorlardı. Yani, felsefeyi tümel ve evrensel bir bilim sayıyorlardı. Sokrat ise, insanın eşyayla uğraşacak yerde, kendisiyle meşgul olmasını istiyor, yani Çiceron' un deyimiyle, "felsefeyi gökten yere indiriyordu". Çok sevdiği gençliğe, kuramsal (teorik) olmaktan çok, pratik ahlâk telkinlerinde bulunuyordu. Zira, amacı, Atina'nın istikbalini kurtarmaktı; ve o, bu işin, yurdunda ahlaksal ve dinsel bir reform yapmak suretiyle sağlanabileceğini sanıyordu. Böylece, Yunanistan' ın erdem kazanacağını, erdemin ise, kuvvet ve büyüklük yaratacağını iddia ediyor ve buna inanıyordu. O, hiç bir zaman kuşkucu ve hatta doğmacı değildi. Diyebiliriz ki Sokrat, Fisagor' dan sonra gelen ülkü adamlarının, bilim ve din kahramanlarının örnek tuttukları en büyük şehitlerden biridir. Sokrat'ın kişiliğini açıklama bakımından Diogene Laerce' in vermiş olduğu şu notlan nakletmekte yarar ummaktayız: Sokrat, Öripides' Ie birlikte çalışmış ve Eflatun' un Phedon diyaloğunda anlattığına göre, Protagoras' m kitaplarını okumuş, fizikçi Archelaus' un derslerini izlemiştir. Diogene Laerce, onun önce köle olduğunu, sonra taş yontucusu olarak Akropol' daki ‘'Giyinmiş Latifler'’ i (les grâces vetues) onun yaratmış olduğunu anlatırsa da, bunun başka bir Sokrat'a ait olduğu sanılmaktadır. Retorikte usta olan Sokrat' ın retorik (hatiplik sanatı) okutmasını Otuzlar yasaklamıştır. Hatip Echin, onun öğrencisi olmuştur. Yaşama sanatı hakkında ilk kez söylev veren Sokrat' mış. Diogene Laerce, Aristoxen' den naklederek, onun ticaretle ve vurgunculukla da uğraştığını, kumar oynadığını, çok para kazandığını ve bunu pek çabuk sarf ettiğini anlatır. Fakat Kriton, onun ruhsal değerlerinden hoşlanarak eğitimine hizmet etmek için kendisini atelyesine almış ve Sokrat, âlemi incelemenin hiç bir yararı olmayacağını anlayınca, fizikten vazgeçerek ahlâkı incelemeye koyulmuştur. O, pek heyecanlı konuşur, düşündüklerini, yumruklarını ileriye uzatarak ve kendi saçlarını yolarak anlatır ve çevresindekilerin gülmelerine aldırmazmış. Birisi, kendisine bir çitme atmış; kızmadığını görenler, bunun nedenini sorunca, "beni çitmeleyen bir eşekse, onun hakkında bir dava mı açmalıyım?" demiş. Güya bir gün, Öripides, kendisine okusun diye, Heraklit' in eserlerini vermiş, sonra bunlar hakkında ne düşündüğünü sormuş; Sokrat da, "Bu eserden anladığın» şeyler bana dâhice görünmektedir, geriye kalan anlayamadığım kısımların da öyle olduğunu sanıyorum; fakat ben yorumlamak için Delos' un iyi bir yüzücüsüne muhtacım" demiş. Alçak gönüllü ve vakur olan Sokrat' a bir gün Alcibiades, bir ev yapması için büyük bir arazi vermiş; Sokrat ona, "ayakkabılara ihtiyacım olsaydı, sen de bana bunları kendim yapmam için deri vermiş olsaydın ve ben de bunu kabul etmiş olsaydım gülünç olmaz mıydım sanırsınız?" demiş. O. hemen daima satılmakta olan şeyleri gördükçe, kendi kendine, "ne kadar da çok ihtiyacım olmayan şeyler!" der ve durmadan şu beyti yinelermiş: "Süsler, gümüş ve sırmalar, hayata değil, tiyatroya hizmet ederler!". Sokrat'ın iki karısı varmış: Biri Xantip ki, bundan Lamprokles adındaki oğlu dünyaya gelmiş; diğeri de Myrto'dur ki, bununla ceyizsiz evlenmiş ve bu kadından Sophronisk ile Menexen adında iki oğlu olmuş. Sokrat, alay edenlerden nefret eder, kanaatkarlıkla övünür, kimseden para istemezdi. "Pek acıkmış olan bir adam, salça var mı diye incelemez, pek susamış olan ise, kendisine suyu başkasının getirmesini beklemez ve gereksiz şeylerden vazgeçmeyi bilenler, Tanrılara daha çok yaklaşırlar'’ derdi. Aristophan, Bulutlar adlı piyesinin bir beytinde, onun hakkında, "Müthiş adam!.. Açlıktan ölürken bile dalkavukluk yapamaz!" der. Sokrat, kıyafetine ve temizliğine dikkat etmezmiş; fakat bir zafer gününü kutlamak için hazırlanan şölene, yıkanmış ve sandallarını giymiş olarak geldiğini hayretle görenlere, "Bunun nedeni, demiş, akşam yemeğini Agaton' un evinde yiyeceğim için kendimi güzelleştirdim; zira, bir güzel adamın evine giderken, güzelleşmek gerektir". Onun için tek hayır, bilgi; tek şer, bilgisizlikti; zenginlik ve soyluluk da bir onur değil, bir şerdi. Bir köle olan Phedon' un fena yerlerde dolaştığını anlayınca, onu efendisi olan Kriton' dan satın alarak filozof yapmıştır. Sokrat, ileri bir yaştayken lir çalmayı öğrenmiş ve "insanın bilmediğini öğrenmesi pek doğaldır" demiş. Çoğu kez sıhhati için yararlıdır, diyerek sık sık dans eden Sokrat, bir gün, Öripides' in Oges adlı piyesi oynanırken, sahnede erdemden bahseden sanatçı, "en iyisi, onu terk etmektir'' deyince Sokrat, "İnsan, kaybolan bir kölesini aramak için bir hayli eziyet çekerken erdemin böyle öldürülmesi gülünçtür" diyerek tiyatroyu hemen terk etmiş. O, gençlere, sık sık aynaya bakmalarını salık verir, "eğer güzelseniz, güzelliğe lâyık olmaya çalışınız; çirkinseniz, bilginiz sayesinde çirkinliğinizi unutturunuz" derdi. Bir gün evine bazı zengin adamları davet etmiş; yemek için hazırlığı olmayan Xantip şaşırıp kalmış. Bunun üzerine Sokrat, "boşuna şaşırma; onlar kanaatkar iseler, memnuniyetle sofraya oturacaklardır; fena insanlar ise, tasalanmaya gerek yoktur; zira, zahmete değmez" demiş. "Herkes yemek için yaşıyor, ben ise yaşamak için yiyorum" diyen Sokrat' a baş vuran Echin, "ben fakirim,hiç bir şeyim yok; size bizzat kendimi veriyorum" deyince, büyük filozof: "Bunu bana verdiğin sunakların en büyüğü olduğunu hissetmiyor musun?" demiş. Ölüme mahkûm edildiği zaman karısı, "haksız yere mahkûm edilmiş olduğundan" ağlayarak şikâyet edince, Sokrat, "haklı olarak mahkûm edilmemi mi istiyordun?" demiş. Baldıran otunu içeceği zaman, Apollodor, filozofa giyinmesi için bir güzel manto hediye etmek isrer; Sokrat, "yaşadığım zaman, eski mantom iyiydi, ölürken de o daha uygun değil mi?" diyerek reddetmiş. Güldürü yazarlarının kendisini eleştirip sergilemelerinin gerekli olduğunu kabul eder, "eğer onlar, gerçekten bende olan kusurlardan söz ediyorlarsa, beni tashih ediyorlar demektir; değilse, bana ne?" dermiş. Bir gün karısı Xantip, ona kızarak, üzerine bir kova su dökünce, "Ben daha önce bu kadar gök gürültüsünden sonra yağmur yağar, dememiş miydim?" diyen Sokrat' a, Alcibiades, bu kadının çekilmez bir yaratık olduğunu söyleyince, filozof: "Ben ona, kazların bağırışmalarını dinliyormuşum gibi alıştım; nitekim, sen de kazlarının yaygaralarına dayanmıyor musun?" deyince, Aleibiades, "Evet ama, kazlarım bana yumurta ve palazlar veriyor, onun için katlanıyorum karşılığını verir; bunun üzerine Sokrat, Benimki de öyle, karım da bana çocuklar veriyor! demiş. O, çoğu kez. azgın atlar gibi, zaptedilemez kadınların da var olduğunu söyler ve bunları zaptedebilen süvarilerin diğerlerini yola getirmekte hiç zorluk çekmeyeçeklerini anlatır ve, bende karımla geçinmeyi bilirsem, başka kimselerle kolayca geçinebilirim!" dermiş (Zeiler, Yunanlıların Tarihi' nde, cilt II. Yazar. Xantip' in huysuzluklarına, kocasının hırçın karakterinin neden olduğunu anlatır). Diogene Laerce, Sokrat hakkında bu öykülerin bir kısmını anlattığı halde, onun düşüncelerine hiç değinmemiştir. Onun gerçek çehresi, Eflatun' un Şölen' inde görülür. Aristophan' ın şiddetli eleştirileri ve Xenophon' un vermiş komutanı olduğu bilgiler, onun nasıl bir adam olduğunu anlamamıza yetişmez. Eflatun, diyaloglarında hocasının düşünceleriyle bunlardan pek farklı olan kendi düşüncelerini karıştırır. Aristo ise Sokrat' a yeter derecede önem vermiş değildir.
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
| Bu Mesaj İçin Asur-Banipal Kullanıcısına Teşekkür Edenler: | MaXJoHNRoYaN (07-20-2008) |
|
|
#13 (permalink) | |||||||||||
|
SOKRATES’ İN DÜŞÜNCE YÖNTEMİ
Hayat ve kişiliğini açıkladığımız Sokrat' ın şimdi Yöntem' ini ve Bilgi problemine dair düşündüklerini görelim: Sokrat, bilginin insanda doğuştan olduğunu öğretmenin ödevi, öğrencide esasen var olan bilgileri anımsatmaktan ibaret bulunduğunu kabul ediyordu. O, hem sofistler tarafından tamamıyle yıkılmış olan bilimi, hem de yine onun tarafından bozulmuş olan ahlâk ve dini kurtarmak istiyordu. Bunun için, bilimsel, dinsel ve ahlaksal kuşkuculuğa neden olan zihinsel etkenleri yıkmak ve yerine sağlam ve ciddî bir yöntem koymak gerekti. Delphe tapınağının kapısı üzerinde yazılı olan, "Kendini bil!" vecizesi, onun hem yöntemine, hem de felsefesine temel ödevini gördü. Bunu, Xenophon' un naklettiği şu konuşma pek güzel anlatır: "— Eutydemose, sen hiç Delphe'e gittin mi? — Jüpiter'e and içerim ki, iki kez gittim! — Şu halde tapınak üzerinde bulunan "Kendini bil!" levhasını görmüşsündür? — Evet, gördüm. — Bu yazıya dikkat ettin mi? Ve ne olduğunu araştırdın mı? — Jüpiter'e and içerim ki, hayır! Zira, ben kendimi pek iyi bildiğimi sanıyorum. — Bir insanın, ne olduğunu anlayabilmesi için kendi adını bilmesi yeter mi? İnsanların kendilerini bildikleri zaman en çok mutlu, kendi hesaplarına aldandıkları vakit de çok bahtsız oldukları apaçık değil midir? Gerçeklen kendilerini bilenler, kendilerine en uygun geleni de bilirler; uygun olan veya olmayan şeyleri de ayırt edebilirler; bildiklerini yapmayı yeter bulur ve kendilerinde olmayan şeyleri kazanmaya çalışırlar, ve bilgilerinin üstünde kalan şeylere karşı da çekingen olurlar. Yanlışlardan ve yanılmalardan da kendilerini korurlar. Kendilerini bilmeyenler, kendi kuvvetleri hakkında aldanmış olanlar, diğer insanlara ve genel olan insel problemlere karşı aynı bilgisizlik içinde bulunurlar. Bunlar, kendi eksikliklerinin neler olduğunu ve nelerin kendilerine yarayacağını bilmezler. Fakat, bu şeyler hakkındaki yanılmaları yüzünden, iyilikleri kaçırır, kötülüklere doğru sürüklenirler..." (Metnorables, liv. IV, eh. II). Görülüyor ki, Sokrat' da, kendini bilmek, belli bir bilimin konusu değil, tüm bir bilimdir; bilimin kendisidir. Kendini bilen insan, yalnız gerçeği bulmaya yarayan mantık kurallarını keşfetmekle kalmaz, aynı zamanda ahlaksal gidiş kurallarını, yani, iyi ve kötüyü de elde eder. Ona göre, kendini bilmek demek, bir taraftan, insanın kendi iç gözlemine dayanan bir ahlâk felsefesine başlamak demektir; bir taraftan da, bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak felsefenin esaslı konusunu, daha eskilerin zannettikleri ve üzerinde uğraştıkları gibi, tüm varlığın niteliği ve tözü değil, fakat insanı oluşturması demektir. Sokrat, ahlâkta değişmeyen ve genel olan kavramları araştırmak ve keşfetmek istiyordu. (Aristote. ****ph., liv. V, ch. I; Xenophan, Metnorables, liv. II, ch. I). Örneğin, hak ve haksızlık, acımak ve merhametsizlik, itidal ve cesaret... vb. gibi kavramların ne olduğunu araştırırken tümevarıma baş vuruyor; ve bu işte en yalın andırışlardan (analogie) yararlanarak zihni kandıran en sade ve esaslı bir noktaya dek ulaşmaya çalışıyordu; bu noktaya ulaşmak demek, tanımı (tarif) elde etmek demektir. Anlaşılıyor ki Eflatun, kendi idea' lar kuramı ile diyalektiğinde, üstadının yönteminden yararlanmıştır. Esasen Sokrat' ın diyalektik sözcüğünü ve hatta bunun niteliğini pekâlâ bildiği de anlaşılmaktadır (Memorables, liv. IV, eh. V). Xenophan' a göre Sokrat, düşünceleri değil cinsleri aramış olduğundan idea' Iar hakkında bir bilgisi yoktu. Fakat, idea' lar kuramı, kesin bir tanım kavramına dayanmak zorundadır. Nitekim, bunu Aristo da pek güzel fark etmiştir (Aristote, ****ph., liv. XIII, eh. IV. Edition Brandis). Sokrat'a göre, kendini bilmek demek, aynı zamanda, insanın kendi bilgisizliğini anlaması, sonra ruhta gerçeği yaratmaya hizmet edecek ve kuralları toptan göze aldırabilen mantıksal kurallara önem vermek demektir. Sofistler, bilgide öznenin (sujet) rolünü görmüşlerdi. Fakat onlar, bu noktada tam bir kuşkuculuğa ulaşmışlardı. Sokrat ise, kendi bilgisizliğini itiraf etmekle yalnız bir alçak gönüllülük dersi vermemiş, aynı zamanda bilgeliğin birinci derecesi, yanılmanın özgür zekâsına sahip olmaktan ibaret olduğunu anlatmıştır. Bu itibarla, bu itiraf, yöntemli kuşkunun da bir anlatımıdır. Nitekim Eflatun, bunu şu karşılaştırmayla tanıtlar: "Hekimler, besinlerin yenmeden önce, bağırsakların tamamıyle temizlenmesini, aksi halde bunların bedene hiç bir yarar sağlamayacaklarını düşünürler. Aynı suretle, ruhlarını temizlemek isteyenlerin, birtakım imgesel bilgi iddialarından vazgeçerek muhtaç oldukları tüm bilgileri kabul etmeye hazır bir duruma gelmeleri gerektir" (Eflatun, Sophiste). Sokrat, tehlikeli bir kuşkuculuğa düşmemek için öznede bilgiyi elde etmeye yarayan şeyi aradı. Ruhun niteliğini derinleştirmek suretiyle bilimin koşullarını keşfedebileceğini sandı. "Kendini bil!" ilkesinin, onun bilim ve yönteminde hareket noktası olması bundandır. Kendini bilmenin ilk sonucu, kendi bilgisizliğini keşif ve itiraf etmektir, demiştik; fakat bu itiraf gerçek bir bilim düşüncesinin varlığına ve buna ulaşmanın da mümkün olacağına aracılık eder. Esasen, gerçek, ruh için doğuştan olunca, öğrenmek bile kendini bilmek demek olur. Sokrat' a göre, gerçeğin bu doğuştancılığı, duyumsal bilgiden önce gelir.'. ve buna bilim şeklini veren akılsal bir fakültenin sezgileridir. Bu doğuştan olan bilgiyi ortaya çıkarabilmek için, özel bir çalışma gerektir ki, bu çalışma tarzı, Sokrat'ın yöntemini oluşturur. Ona göre, felsefe, insan bilimidir ve insanın mutlu olabilmesi, insan biliminin bilgelikle karışmasıyla olanaklıdır. Çünkü, Sokrat, en önce, Anaxagoras' ın düşüncelerinden yararlanmıştı. Bu nedenden üstadı gibi o da, her şeyin ilk nedeni olarak zihni kabul ediyordu. Fakat Sokrat, zihnin üstünde diğer bir zihne, mutlak bir iyi (hayır) kavramına inanmıştı. Ona göre zihin, iyiye bağlı bir şeftir; zira, zihin, kendi kendine iki şeyden birini tercih etmek gücüne sahip değildir. O, her şeyde ve her yerde gördüğü bu iyi' yi, bilim, ahlâk, din ve politika hakkındaki düşüncelerine de yaymıştır. Bilimlerin en yüksek derecesine ahlâkı yerleştiren Sokrat, insel mutluluğu, bu iyilik hakkındaki bilginin derecesiyle orantılı saymıştır. Şu halde insan, erdeme bağlanabilmek için önce iyiyi ve güzelliği bilmek zorundadır. Bunun için de, alışılmış olan düşünce tarzlarından vazgeçerek iyi düşünmeyi bilmedikleri için bilim, kendilerinde bir olanak halinde kalmıştır. Bu nedenden önce: Düşünmek ve düşündürmek gerektir. Bu amaçla Sokrat, iki yöntem kullanmıştır: Bunlardan biri, büyük bir alçak gönüllülükle annesinin sanatını ima ederek adlandırdığı Doğurtma ya da Keşfettirme yöntemidir. Bu yöntemde, daima yalından katışığa, tikelden tümele; özelden genele, olaydan sonuca ve deneye giderek gerçek elde edilir; o, öğrencilerini birbiri ardınca ve zekice tertip edilmiş sorularla karşılaştırır. Onlardan alacağı yanıtları o suretle yönetir ki, nihayet, karşısındakiler çelişikliğe düşerler; bundan, tartışılan konu hakkındaki tanımların yetersizliği ortaya çıkar. Bu itibarla doğurtma yönteminin birbiriyle pek sıkı ilişkisi bulunan üç kuralı vardır: 1. Tümevarım; 2. Tanım; 3. Tasım. Ona göre, felsefenin esası, eşyayı, kendi esaslarını anlatan genel varsayımlara dönüştürmektir. Bu iş için onun ilk baş vurduğu yol, tümevarımdır. O, bu yöntemle bir takım olgular, edimler ve örnekleri ileri sürerek gerçeğe, ancak ruhun eylemiyle ulaşılabileceğini, yani ruhun saf faaliyetiyle, bizzat kendimizde gerçeği yaratmak, gerçek koşullarının kendimizde olduğunu bilerek ona ulaşmak olanağı bulunduğunu öğretir
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
| Bu Mesaj İçin Asur-Banipal Kullanıcısına Teşekkür Edenler: | MaXJoHNRoYaN (07-20-2008) |
|
|
#14 (permalink) | |||||||||||
|
ıÜüSOKRETES’ İN TÜME VARIM YÖNTEMİ
Sokrat, uzun uzadıya fizikçileri inceledikten sonra anlamıştır ki, eşyayı doğrudan doğruya incelemekle gerçeğe ulaşılmaz. "Eşyanın gerçeklerini seyredebilmek için kavramlara sığınmak gerektir"; bu itibarla, eşyayı değil, eşyanın gerçeklerini gözlemek lâzımdır (Eflatun, Phedon). Şu halde her şeyin en gerçek esasını anlatan bir tanımla kavramlar olmadıkça bilim yapılamaz. Bir şeyi tanımlamak için ise, onu tüm evreleriyle incelemeli, görünüşten ibaret olanlarla karşıt olanları uzlaştırmak; geçiciyi,sürekliyi... ayırt etmelidir. İşte tümevarım bu iş için gereklidir. Esasen Sokrat' tan önce bilinçli ve tam düşünceye dayanan bir tümevarım yoktu. Aristo bunu: "Sokrat bize, tümevarımlı söylevler tanımı getirdi" sözleriyle pekiştirir ve onu tümevarımı kamul duyunun (sens commun) tümevarımıdır; yani, genel olarak kabul edilmiş düşüncelerden başlar; ve bunun hiç yanılmayan bir yöntem olduğunu ileri sürer. Aynı zamanda diyalektiğin, eşyayı cinsleri ayırmaktan, yani deneyin özel durumlarını bazı genel kavramlara dönüştürmekten ibaret olduğunu kabul eder. Xenophan' ın Memorables' ında bu zihin faliyetini somut olarak gösteren çeşitli örnekler vardır ki, bunlardan bir ikisini nakletme yararsız olmayacaktır. Sokrat' ın tartışmalarına dair anılarla dolu adalet, bilgelik, iyi, güzel, cesaret, krallık ve istibdatın ne olduğunu arayan konuşmalar hep aynı sistemdeki düşünce tarzının örnekleridir: Sokrat, adaletin ne olduğunu aramak için Ötidem' le giriştiği bir tartışmada önce, herkesçe bilinen şu yalın tanımı ileri sürer: "Adalet, yalan söylememek, aldatmamak, başkalarını zarara sokmamak için kendi cinsinden olanları köle haline getirmemektir". Sonra, bu tanımla büsbütün karşı birtakım sonuçlar çıkarır. Bu sonuçlar, yalan söylemenin, aldatmanın, zarar verme ve kölelige düşürmenin de bir adalet ödevi olduğunu gösterir. Örneğin, herhangi bir generalin, düşman bir ulusu aldatarak zaferi kazanması, ahlâksızlık değildir. Özellikle yenilgiye uğrayanın topraklarını zaptetmek ve halkını tutsak etmek de böyledir. Şu halde başlangıç olarak kabul edilen tanımı değiştirmek gerektir. Yani, bu tanımı yalnız dostlarla olan ilişkiye uygulamalıdır. Oysaki bu suretle yanlış bir sonuca varılabilir: "— Zira, cesareti kırılmış bir orduya cesaret vermek için komutanın söylediği yalanı hangi tarafa koyabiliriz — Adalet tarafına sanırım. — Pekâlâ, şimdi umutsuzluk içinde bulunan bir dostun kendini öldürmemesi için silahlarını çalacak olursam? — Jüpiter' e yemin ederim ki, bu da adalet cihetine! — Demek ki, bazı hallerde arkadaşlarımıza hile yapmak, onlardan bir şey çalmak veya onlara şiddet göstermek gerektir. Şu halde adaletin gerçek tanımı nedir?". Sokrat, tanımını, biçimsel olarak verir; fakat sarsılmaz kanıtlarla: "Yasal bir neden olmaksızın dostlarının haklarına saldırmayan, adaletlidir". Önemli bir tümevarım örneği olan şu ikinci örnek de güzeldir: Politika ile uğraşmak isteyen Clokon adındaki bir .gençle Sokrat, bu iş hakkında şöyle konuşur: "— Saygı görmek istersen Cumhuriyete hizmet etmek zorunda olduğun aşikâr değil midir? Ona yapmak istediğin ilk hizmetin ne olduğunu bana söyler misin' Onu yüceltmeye çalışmak istemez misin? - İsterim. — Onu zenginleştirmenin aracısı, ona büyük gelir kaynakları hazırlamak değil midir? — Kuşkusuz! — Şu halde bugün devletin gelir kaynakları nelerdir? Ve bunun miktarını söyler misin? — Jüpiter' e ant içerim ki. ben onu hiç düşünmemiştim. — Hiç olmazsa şehrin masrafı nedir onu söyle. Ben bu işle de o kadar uğraşmadım.Öyleyse, bari bizim sitenin ve düşmanlarımızın kara ve denizlerdeki kuvvetlerini anlat! Bunlar hakkında da bir hazırlık yapmadan sana bir şey söylemeyeceğim, Sokrat! — Şu halde savaş hakkındaki görüşmelerimizi bırakalım: fakat ben görüyorum ki. sen ülkenin savunmasıyla uğraşıyorsun!.." vb. Bir işte olduğu kadar da diğer işlerde yeter derecede hazırlık ve bilgisi olmadığını gören Glokan' a Sokrat, yurdun tüm maden ve buğdaylarından başlayarak devletin tüm gelir ve çıkar kaynaklarını sayar. Hatta bir evin bile tüm ihtiyaçları bilinmedikçe yönetilemeyeceğin, eve hakim olunamayacağını anlatır. "Devlet de böyledir" der; bundan sonra Sokrat, ünlü gülümsemesiyle tartışmasına son verir: "— Mademki bu kadar çok aileyle uğraşmak zordur, şu halde niçin hiç olmazsa bunlardan birinde, yani amcanın evinde bunu denemek istemedin? — Evet, söylediklerimi dinlemiş olsalardı, amcamın ailesine pek yararlı olacaktım! — Vah vah!.. Demek ki amcanı kandıramadın! Oysaki sen, tüm Atinalılara ve onların içinde bulunan amcana kendini dinletmek istiyordun!..". Bu. çok sade fakat yetkin bir tümevarımdır. Fakat Sokrat' ın tümevarımları daima böyle sade ve yalın değildir; bazen pek ince ve karışık bir şekil de alır. Zira o, bazen birbirine karşıt örnekler verir; bunlardan birini diğerine oranla daha doğru olarak yavaş yavaş düzeltmek suretiyle kavramın tüm seçkin niteliklerini ortaya çıkarmaya çalışır. Özetle, onda, ciddî bir bilim yönteminin deneyi vardır; ve bu yol, bugün de düşüncelerin kesinlik ve açıklık kazanabilmesi için yararlı olan en sağlam ve verimli yoldur.
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
| Bu Mesaj İçin Asur-Banipal Kullanıcısına Teşekkür Edenler: | MaXJoHNRoYaN (07-20-2008) |
|
|
#15 (permalink) | |||||||||||
|
ıÜüSOKRATES’TE KAVRAM ANLAYIŞI
Sokrat'ın ikinci yöntemine gelince: Bu, düşmanlarının hiç de affetmediği istihza (alay)tarzıdır. Karşısındakine tüm düşünce ve tasarımlarını söyletecek kadar uygun bir durum hazırladıktan sonra, her birinin en gülünç ve en boş yanlarından başlayarak eleştirmek, bu yöntemin esasını oluşturur. Bu suretle tartışmakta olduğu adam, bilgisizliğini itiraf etmek zorunda kalır. Sokrat da: "En çok bildiğim şey, hiç bir şey bilmediğimdir. Siz ise benden daha bilgisizmişsiniz, çünkü siz, bilmediğinizi de bilmiyorsunuz!" sonucuna ulaşır. Bu yönteme dair de bir örnek verelim: Bir sofist olan Hippias, uzun bir seyahatten Atina' ya döndüğü zaman Sokrat' a rastlar ve alaylı bir tavırla der ki: "— Ee... Sokrat, demek ki sen hâlâ uzun süreden beri, evvelce senden dinlemiş olduğum şeyleri tekrar edip duruyorsun! Öyle mi? — Evet Hippias, ben aynı konular üzerinde en kuvvetli olanı yineliyorum. Bu kadar çeşitli bilgilere sahip olan sizler ise. hiç kuşkusuz aynı şeyler hakkında hiç bir zaman aynı tarzda söz söylememektesinizdir, değil mi? — Gerçekten öyle... Ben daima yeni şeyler söylemeye çalışıyorum. — Evet. Sokrat sözcüğünde kaç harf olduğu sorulduğu zaman, bazen şu kadar, bazen de bu kadar harf vardır diye karşılık vereceksiniz. Ve size iki, üç daha ne eder dişe sorulursa, bugün dünküne uymayan bir karşılık vermiş olacaksınız!". Sokrat' ın birinci yöntemi pozitif (olumlu), ikincisi negatiftir (olumsuz). Fakat her ikisinin de amacı sofistlere karşın yargı (hüküm) ve akıl yürütmenin olanağını göstermek ve gene düşünceleri keşfetmektir. Zira onlar, her söylev, genel düşüncelerin nitelik ve varlığına bağlı olduğu halde, bunları oluşturmanın, düşünme ve akıl yürütmenin olanaksızlığını ileri sürüyorlardı. Her ne kadar Sokrat, türlü tanıtlama şekillerini ayırt etmiş değilse de, onlara karşı çeşitli kanıt örnekleri vermiştir. O, düzenli olarak oluşturulmuş olan kavramların yardımıyla ve dikkatle yapılmış bir tümevarımın gerçeklerine uygun olarak yargılar yapılabileceğini ve bundan sonuçlar çıkarılabileceğini gösterdi. Rasgele birtakım sözcükler hazırlayacak yerde, önce bu sözcüklerin anlattığı . düşünceleri tanımlamaya çalıştı, bunların nasıl teşekkül ettiğini gösterdi; ve bunlar arasındaki ilişkiler dolayısıyla tikel olanlarla genel olanları yakala****** yargı vermenin olanaklı olduğunu ve safsatacı kuşkuların boşluğunu anlattı. Ona göre, kavramlar iyi tanımlanılınca kanıt her zaman olanaklıdır. Yukarda ki örneklerde olduğu gibi, örneğin, âdil insanın ne olduğu bilinince, bir adamın âdil olup olmadığını bilmek zor olmaz. Mantık diliyle söylemek gerekirse, tanım, akıl yürütmenin büyük terimini verir. Bu nedenden Sokrat, bir konuşmasında: "— Benim bahsettiğim adamdan filânın daha iyi bir yurttaş olduğunu söylüyorsun, değil mi? — Evet, öyle söylüyorum! — Fakat her şeyden ünce iyi bir yurttaşın ne gibi özelikleri olduğunu bilmek gerekmez mi?.." der ki, bu her problemi birtakım ilkelere dönüştürerek sonuç çıkarmak, yani akıl yürütmek demektir. Bu açıklamalardan da anlaşılıyor ki Sokrat, safsatacılar gibi, sözcükleri düşünceler yerine kabul etmiyor; onlar gibi düşüncelerin tamamıyla dilden yapılmış olduğunu sanmıyor; fakat ona göre, bilimin gerçek amacı, düşüncelerle kavramları oluşturmaktır. Bu itibarla kavramların bağımsız bir varlıkları yoktur. Kavramları deneyden ayırmamak, onlara sahip olmadıkları mutlak bir değeri yüklememek gerektir. Yani, kavramları deneyle kontrol etmek, onları deneyden çıkarmak, tikel olan edimleri çözümleyerek genel düşüncelerin özetlediği ve ortak karakterleri belli etmek gerektir. Yani Sokrat, olay çokluklarını, bunları kavranılabilir (makul) bir duruma getiren olay birliklerinden ayırmaz ve kavramını tüm diğerlerinden ayırmaya da baş vurmaz. Bunları teşkil ederken, bunların ilişkilerini de keşfeder ve bunları bölmek koşuluyla cinsten türlerin çokluğuna iner ve tanımında en esaslı ayrımları belli etmeye çalışır. Kavramların alt sıralılığını ve karşılıklı bağlılaşmalarını, cinslerin, türlerin bölünebileceğini ve türlerin cinslere dönüştürülebileceğini, özetle, birlikten çokluğa geçmenin mümkün olacağını tanıtlar. Böylece, Sokrat, insan zihninin bilimden kuşkulanmasına engel olmuş, düşünceler arasındaki akımı kurarak mantıksal düşünceye hayat ve hareket vermiş olduğu gibi, zamanında tehlikeye düşen bilimi olduğu kadar da ahlâkı kurtarmaya muvaffak olmuştur. Denebilir ki. yöntem düşüncesinin bilim ve uygarlıktaki egemenliği bu filozof sayesinde mümkün olmuştur.
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
| Bu Mesaj İçin Asur-Banipal Kullanıcısına Teşekkür Edenler: | MaXJoHNRoYaN (07-20-2008) |
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| SOKRATES: | Asur-Banipal | Filozoflar | 0 | 07-17-2008 03:54 PM |
| Sokrates | Asur-Banipal | Filozoflar | 0 | 07-07-2008 12:02 PM |