|
|
#1 (permalink) | |||||||||||||
|
Yirminci yüzyılın ilk yarısının sonlarına yaklaşılırken Fransa'da yaygınlık kazanan varoluşçuluk her şeyden önce bir felsefe akımıdır. Konu ile uğraşanların dediklerine göre kökleri Pascal'a, Saint-Augustin'e, hatta daha da gerilerde stoacılara, Sokrates'e uzanan bu felsefenin asıl gelişimi on dokuzuncu yüzyılda başlar. Schelling ile Kierkegaard, o zamana dek düşünürlerin üzerinde pek durmadıkları varoluş (existence), insanın varoluşu sorununa eğilirler ve Asım Bezirci'nin, Jean-Paul Sartre'ın Existentialisme est un humanisme adlı kitabının Türkçe çevirisine yazdığı önsözde de belirttiği gibi, bundan böyle "varoluşçuluk iki dala ayrılır:
1. Dinci (Hıristiyan) varoluşçular: Danimarkalı Kierkegaard, İsviçreli Karl Barth, Alman Karl Jaspers, Max Scheler, Landsberg, Fransız Maurice Blondel, Henri Bergson, Charles Peguy, Gabriel Marcel, Le Senne, beyaz Rus Nicola Berdiaeff, Leon Chestov, Soloviev ... vb. 2. Dinci olmayan, Tanrıtanımaz varoluşçular: Friedrich Nietzsche, Martin Heidegger, Jean-Paul Sartre ...vb. Henri Mougin birinci dala Hameline' le Husserl'i, Roger L. Shinn ise Rein-hold Niebuhr, Paul Tillich ve Martin Bu-ber'i sokuyor. Emilio Anglisani aynı dala İtalyanlardan Castelli, Lazzarini ve Sciacca'yı ekliyor. Paul Foulquie ikinci dala Simone de Beauvoir, Merleau-Ponty ve Albert Camus'yü katıyor. Gaetan Picon ise ... Blondel ile Bergson'u varoluşçuluğun dışında tutuyor, Dostoyevski'yi Soloviev'den daha varoluşçu sayıyor... Bazı incelemeciler daha da ileri gidiyorlar: Marx ile Dewey gibi bilginlerde, Calvin ile Luther gibi din ulularında, St. Augustin ile St. Thomas d'Aquin gibi azizlerde ve Auden, Beckett, Beethoven, Bataille, Baudelaîre, Claudel, Faulkner, Frost, Van Gogh, Gide, Hemingway, Hölderlin, Kafka, Poe, G. Patrix, Rilke, Rimbaud, Rouault, Valery, hatta Eliot ile Shakespaare gibi sanatçılarda varoluşsal yanlar buluyorlar. Henri Arvon varoluşçuluğun kaynağında kargaşacı (anarchiste), bireyci Max Stirner'i görüyor."1 Pierre de Boisdeffre'e göre varoluşçuluk, Sokrates'le başlayıp Saint Augus-tin, Pascal, Maine de Birand ve Kierkegaard'dan geçerek, bir yandan Max Weber ve özellikle Heidegger, Jaspers, Husserl gibi Alman varoluşçularına, öbür yandan da Lukacs, Gramsci gibi marksistlere ve Alphonse de Waehlens, Gabriel Marcel gibi Hıristiyan filozoflara varır; Jean-Paul Sartre, kendine özgü ve çarpıcı bir biçimde dile getirir bu felsefeyi.2 Görüldüğü gibi birkaç ad dışındakilerin varoluşçulukları tartışmalı. Dinci lerden Jaspers ile bir ara varoluşçu adını bile benimseyen Gabriel Marcel'in, Tanrıtanımayanlardan Heidegger ile Jean-Paul Sartre'ın felsefeleri de birbirlerinden oldukça değişik, ama hepsi de insanı, insanın varoluşunun anlamını ele alır. Varoluşçulukta "insanın kendini gerçekleştirmesi, insan varoluşunun rastlantılar için de oluşu, güvensizliği söz konusudur; güçsüzlüğü ve hiçliği içinde insan, zaman içinde ve tarihselliği içinde insan, ölüme mahkûm bir varlık olarak insanın varoluşu, hiçlik karşısında insanın varoluşu, insan varoluşunun halisliği (authentique oluşu) ve bu halis olmaya çağrı, özgürlüğü içinde insanın varoluşu, topluluk içinde kaybolmuş insanın, tek insanin kendini bulması, kendi olması, doğruluk ve ah laklılık karşısında sahici davranışı, tutumu; bütün bu sorunlar söz konusudur varoluşçuluk felsefesinde. Ayrıca 'insan evreni aşabilir mi aşamaz mı?', 'Aşarsa nereye dek varır bu aşma' gibi sorunlar söz konusudur."3 Felsefedeki varoluşçuluk üzerinde böylesine durmamız bu felsefeyi tanıtmak için değil; kaynağı olduğu beslediği ya da türlü yönlerden benzediği yazın alanındaki varoluşçuluğu daha iyi sergileyebilmek içindir. Gerçekten de ikinci büyük savaşın hemen öncesinden başlayarak Fransa'da kimi yazarlar, bu felsefenin hiç de yabancısı olmadığı, modern toplumdaki insanın yalnızlığı, "saçma", umutsuzluk, bunaltı, başkaldırma, sorumluluk, dayanışma, seçme, özgürlük gibi kavramları okuyucuya yazın aracılığı ile sunarlar; yalnızca düşünceyle yetinmeyip eyleme dönük bir yazın oluşturma yoluna giderler. En tanınmışları savaş sonrası Fransız yazınını kişilikleri ve yapıtları ile derinden etkileyen Albert Camus ve Jean-Paul Sartre olan bu yazarlara eleştiriciler "varoluşçu" etiketini yapıştırmakta gecikmezler. 1945'lerden sonra varoluşçuluk, geniş bir okuyucu kitlesinin el üstünde tuttuğu bir moda olur; dergilerde, gazetelerde, Paris kahvelerinde, hatta Fransa dışında tartışması yapılır. Hiçbir zaman gerçek bir varoluşçu grup oluşmadığı hal de bir varoluşçu yazın akımından, daha da ileri gidilerek bir varoluşçu yazın okulundan bile söz edilir; hangi kuşaktan olursa olsun hemen her yazar yerini, birinci büyük savaşın ertesinde ortaya çıkan gerçeküstücülük gibi büyük gürültüler koparan bu yeni akıma, daha doğrusu bu yeni ortama göre belirler. 1955'lerden bu yana, yine büyük gürültülerle gelen yeni akımlar karşısında dayanamayıp etkinliğini yitirir ve yavaş yavaş sahneden çekilir. Varoluşçuluk, bunalım dönemlerinde kendini duyuran bir umutsuzluk haykırışıdır diyenler pek çok. Bu görüşün, İkinci Dünya Savaşının tüm değerleri alt üst etmesinin yeşertip boy attırdığı Jean-Paul Sartre'ın felsefesi için de geçerli olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak bu, o yıllarda varoluşçuluğun neden Fransa'da öteki batı ülkelerindekilerle karşılaştırılamayacak ölçüde çok taraftar topladığını açıklamaz. Burada, felsefeyi bilimsel kitaplardan çıkarıp kahvehanelere götüren, sokağa indiren Jean-Paul Sartre'ın kişiliği ile çarpıcı anlatım biçiminin payı yadsınamaz; ama bir başka önemli etkenin de, yüzyıllar boyu dünyanın bölüşülmesinde sözünü dinleten, uluslararası siyasaya yön veren en büyük üç dört askeri güçten biri olan Fransa'nın birinci büyük savaştan sonra giderek eski ağırlığını yitirdiğinin açığa çıkmasının, 1940'larda en büyüklerin en küçüğü durumuna düşmesinin, önemli konularda artık kendisine danışılmayan bir ülke durumuna gelmesinin o toplumda yarattığı ortam olabileceği de düşünülemez mi? Felsefe alanında görüldüğü gibi, yazında da varoluşçuların kimler olduğu konusunda birleşilememektedir bir türlü. R.-M. Alberes'e göre Charles Peguy, Andre Gide, Georges Bernanos, Graham Green, Andre Malraux, Albert Camus varoluşçu yanları bulunan ya da varoluşçuluğa yakın olan yazarlar arasında yer alırlar.4 Jacques Lecarme,5 Maurice Brueziere6 Albert Camus'yü varoluşçu sayar. Buna karşılık Maurice Nadeau,7 Pierre de Boisdeffre,8 onun bir zamanlar bir dikkatsizlik, bir yanlışlık sonucu varoluşçu sanıldığını ileri sürerler. Jean Genet'yi, Robert Merle'i, Boris Vian'ı, ilk yapıtları ile Marguerite Duras'yı varoluşçuluğa yaklaştıranlar da yok değil. Böyle olunca da bu akımın özelliklerinin hangi yazar lara dayanılarak çıkarılabileceği sorunu ile karşılaşılıyor. Adı uzun süre Jean-Paul Sartre'ınki ile birlikte anılan Albert Camus'ye mi? Ama bu iki yazarın her şeyden önce sanat anlayışları değişik: Jean-Paul Sartre'ın tersine, daha sanatçı, sanata daha tutkun olan Albert Camus'ye göre anlatım ve biçim vazgeçilemez öğelerdir.' 1952'de aralarındaki büyük çatışma sonucu bozuşmaları, dünya görüşlerinin de hiç uyuşmadığını gözler önüne sermiştir üstelik. Jean-Paul Sartre'ın kurduğu ve bağlan tılı (engage) yazının manifestosu kabul edilen "Presentation des Temps Modernes" ve ''Qu'est-ce que la litterature?" başlıklı uzun makalelelerini yayımladığı Les Temps Modernes dergisinin ilk yazı kurulunun üyelerinden Raymond Aron, Albert Ollivier, Maurice Merleau-Ponty ve Michel Leiris'in yazdıklarında mıdır varoluşçu özellikler? Ama bunların ilk üçünün ilgi alanlarına yazın değil, tarih, felsefe ve si yasa girer; ayrıca giderek, özellikle soğuk savaş döneminde, gerek düşünceleri, gerek siyasal tutumları ile Jean-Paul Sartre'a ters düşer ve her biri başka başka yönlere kayar. Çok önceleri gerçeküstücülüğü benimseyen Michel Leiris ise varoluşçuluğunu gösteren bir yapıt koymaz ortaya. Gabriel Marcel ile -Maurice Nadeau'nun varoluşçuluğun çevresindekiler diye nitelediği- Raymond Guerin, Colette Audry, Roger Grenier, Jean Cau gibi yazarlar da bu akımın açıklanmasında temel alınamazlar, çünkü, o büyük tartış malara yol açan, gençleri arkasından sürükleyen, Gabriel Marcel'in Hıristiyan var oluşçuluğu değil, Jean-Paul Sartre'ın Tanrıtanımaz varoluşçuluğu olmuştur; öte kiler ise romanları ve öyküleri ile değil Fransa dışında, kendi ülkelerinde bile seslerini pek. duyuramamalardır. Bütün bunlardan şu sonuç çıkmaktadır: Varoluşçuluk denilince birçok düşünürün akla gelmesine karşılık, gerçekten varoluşçu filozof sayısı birkaçı geçmiyor ve bunlar da ele aldıkları aha sorunlarda kendi aralarında anlaşmazlığa düşüyorlar, yazın alanında da birçok ad yan yana sıralanabiliyor, ama gerçekten varoluşçu yazar olarak Jean-PauI Sartre ile Simone de Beauvoir verildikten sonra, Albert Camus' ye gelinince biraz duraksanıyor ve daha ileri gidilemiyor. Öyleyse bu akımdan söz açmak gerektiğinde Jean-Paul Sartre'ın düşüncelerinden ve yapıtlarından yola çıkılmalı ve yeri geldikçe de ona yıllarca yol arkadaşlığı, düşünce arkadaşlığı eden, her zaman onun izinden yürüyen Simone de Beauvoir ile, ilk yapıtları Jean-Paul Sartre'ınkilerle az ya da çok benzerlikler gösteren Albert Camus'ye başvurulmalıdır. Varoluşçu filozofların yazın ile felsefeyi birbirinden ayıran uçurumu yok etme çabasında oldukları söylenir. Onlara göre, açıklamak, çözümlemek değil, betimlemektir söz konusu olan; bu yüzden Maurice Merleau-Ponty gibi yazın alanında yapıt vermemiş olan varoluşçular bile, yazar ve sanatçılar üzerinde düşünmekten kendi lerini alamamışlardır. Jean-Paul Sartre'ın Jean Genet, Baudelaire üzerine kitapları var. Onun Flaubert incelemesinin büyüklüğü karşısında hayranlık duymamak elde değil. Nasıl varoluşçu felsefe yazına yaklaşmak istiyor ise, varoluşçu yazın da felsefenin alanına giren sorunlara el atar. Jean-Paul Sartre, oyunlarından Gizli Oturum'da insanın "başkası" ile ilişkilerini, Sinekler'de "özgürlüğü, Tanrı-özgürlük ilişkisini", Saygılı Yosma'da "iyi"nln, "doğru"nun göreceliğini inceler; Şeytan ve Yüce Tanrı'da her zaman ve her yerde geçerli bir mutlak ahlak olup olmadığını tartışır. Bulantı metafizik sorunlarla yüklüdür; günlük biçimindeki bu romanın kahramanı Antoine Roquentin'in deniz kıyısında çakıl taşına baktığında duyduğu ürküntüyü ya da parkta bir ağacın kökü üzerine düşündüklerini anlatan sayfalar, kendilerine bir felsefe kitabında da rahatlıkla yer bulabilirlerdi. Jean-Paul Sartre'ın tam anlamıyla felsefi kitapları bu sorunları da içermektedir zaten. Simone de Beauvoir'ın Konuk Kız'\ karmaşık ilişkiler içinde bir üçlünün psikolojisi üzerine kurulmuş geleneksel bir romandır, ama aynı zamanda "başkası"nın varlığının yarattığı sorunları inceleyen metafizik bir romandır da. Kendisi kabul etmiyorsa da, Albert Camus'nün Sisyphe Efsanesi bir felsefe denemesidir. Onun Yabancı'da, ele aldığı, bir kişi olarak Meursault değil, insanın modern toplumla ilişkisidir daha çok. Ayrıca Bulantı ile Yabancı'da yapmacıklarla dolu ve anlamsız bir toplumda eski dayanaklarını, Tanrı'sını yitirerek evrenin ekseni olmuş, ama bunun yanı sırada makinenin, işinin tutsağı durumuna düşmüş -batılı- bireyin hiçliğinin ve bu dünyada fazladan bir varlık olduğunun bilincine varması, "saçma" diye nitelenen kavram biçiminde sunulur okuyucuya. Görüldüğü gibi, varoluşçu yazarlar felsefe ile yazını birbirlerine yaklaştırmaya çalışmışlar, bir başka deyişle romanı, öyküyü, tiyatroyu, denemeyi felsefeleştirmişler-dir. Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Albert Camus, bu türler aracılığı ile -kimi zaman yanlış anlaşılmış olsalar da-geniş bir kitleye seslerini duyurabilmiş düşündüklerini iletebilmişlerdir. Varoluşçu yazının en belirgin özelliklerinden biridir bu. Varoluşçuluğun ilk aşamasını temsil ettiklerini söyleyebileceğimiz Sisyphe Efsane si denemesi, Yabancı, Bulantı gibi romanlar yayımlandıklarında Fransız yazınına yeni bir ses getirirler. Her şeyden önce, sevdiği ölmüş ya da ondan uzakta olan bir coşumcu ozanın yalnızlığına hiç benzemeyen, ama onunkinden çok daha büyük bir yalnızlık içindedirler bu romanların kahramanları. Üstelik dinden ve geleneksel ahlaktan tümüyle kopmuşlardır. Her şey kendilerine yabancı olduğundan kendilerini teselli edebilecek dayanaklardan da yoksundurlar. Sahteliğini, yapmacıklığını ilan et tikleri toplumun, dünyanın hep dışında tutarlar kendilerini. Hele olayların akış tarih onları hiç mi hiç ilgilendirmez. Bu tutum ve davranışları ile Antoine Roquen-tin ve Meursault, düşünce sistemlerinin daha ilk basamağını yapmaya çalışan, henüz eyleme geçmemiş, yalnızca sepekülasyonlarla uğraşan Jean-Paul Sartre ile Albert Camus'yü gözümüzün önüne getirirler. Ne var ki 1940'larda Jean-Paul Sartre da, Albert Camus de, onlar gibi düşü nenler de, birdenbire olaylarla, savaşla, "tarih"le yüz yüze gelecekler, böylece tarihselliklerinin bilincine varacaklardır. Savaş yıllarının umutsuzluğa düşürücü ortamı nedeniyle varoluşçu yazının ilk biçimi -özellikle Gizli Oturum, Yanlışlık ve Caligula ile- biraz daha sürecektir, ama işgal sırasında Direniş'e katılan bu yazar lar artık bu anlamsız dünyaya daha başka bir gözle, daha değişik bakacaklar, bun dan böyle yalnızlık konusunu değil, "dayanışma" kavramını öne çıkaracaklar, kalemlerini gerçekleştirmek istedikleri amaç için kullanacaklardır. Varoluşçu felsefenin eyleme dönük yüzü buradan başlayarak yazında kendini göstermekte, kuram yönünü Jean-Paul Sartre'ın geliştirdiği ve daha çok politik sorunları konu edinen bağlantılı yazın işte buradan kaynaklanmaktadır. "Fazla"lık, "bulantı", "saçma", kişiyi özgürlüğünün bilincine götürür. Özgür insan ise kendinden sorumludur, içinde bulunduğu toplumdan, çağından sorum ludur. Varoluş özden önce geldiğinden (Albert Camus bu düşünceye karşı çıkar), yani insanı yaratan bir Tanrı olmadığından, özgür insan kendi varlığına, kendisini belirleyen, kendisini yaşatan eylemiyle bir anlam kazandırmak zorundadır varoluşçuluğa göre. öyleyse özgür insan, özellikle yazar, bir seçim yapmalı, bir şeye bağlanmalıdır; özgürlük de ancak bu seçim ve bağlanma ile bir biçim alabilir, varlığını sürdürebilir. Varoluşçu yazarlar da seçimlerini yapıp politikaya atılmışlar, olayların akışının kendi düşüncelerine uyan bir yön almasını sağlamak amacıyla bir yandan kamuoyunu oluşturan en etkin güçlerden gazeteciliğe el atarlarken, öte yandan da bağlantılı yazın ilkeleri doğrultusunda yapıtlar vermeye yönelmişlerdir. Albert Camus bir ara Combat gazetesinin başyazarı olmuş, kısa bir süre de Express'de görev almıştır. Jean-Paul Sartre Les Temps Modernes adlı dergiyi kurmuş, burada yazılar yayımlamış, Mezarsız Ölüler, Kirli Eller, Nekrassov gibi oyunların da siyasal ve toplumsal konular sergilemiştir. Simone de Beauvoir Les Temps Modernes"in yazı kurulu üyeleri arasında yer almış, kadın sorunlarını irdeleyen yapıtları ile dikkatleri üzerine çekmiştir. Evrene yalnızca seyirci kalan tutumunu bırakıp kişinin eylemi seçişinin, bir bilinçten ötekine geçişinin, yani düşünceden bağlanıma sıçrayışının yazındaki örneğini Jean-Paul Sartre'ın sonuncusu tamamlanmamış dört ciltlik Özgürlüğün Yolları ana başlıklı romanlarının kahramanı Mathieu Delarue'de bulmaktayız. Otuz yaşlarında bir felsefe öğretmeni olan Mathieu, varolduğunun, "burada" nedensiz, gerekçesiz "bulunduğunun" bilincine varan Antoine Roquentin'in bir devamıdır. Roquentin gibi hiçliğini kavramış, bulantı deneyimini yaşamış olduğundan özgürlüğünün bilincindedir o da. Özgürlüğünü yitirmekten korktuğu için Komünist Partisi'ne girmemiş, Paris'ten ayrılmamış, istediği halde İspanya Savaşına katılmamış, bir şeye bağlanıp bağlanmama arasında sürekli bocalamıştır. Hamile metresi Marcelle ile evlenmeyi de bu yüzden göze alamamaktadır. Bir şeyler yapabilmek için bir fırsat çıkmasını hep eli böğrün de beklemiş, özgürlüğünü kısıtlayabilecek her şeyden kaçınmıştır; ama yine de tedirginlik içindedir, boğuntu içindedir; çünkü hiçbir işte kullanamadığı bu "özgürlük" boşlukta sallanmaktadır. Öyleyse Mathieu'nün özgürlüğü bir işe yaramalı, bir anlam kazanmalıdır. Ama nasıl? Ne yaparak? İkinci Dünya Savaşı patlamıştır; bu savaş istese de istemese de onu da içine alacaktır: Mathieu durumunu kabul eder, orduya katılmaya karar verir; ilerleyen Alman tanklarına tek başına karşı koymaya çalışır. Bu seçim, bağlanma yolunda atılmış ilk adımdır yalnızca. Jean -Paul Sartre bağlanımı, Özgürlüğün Yolları'nın son cildinde tanımlamayı düşünmüş tü. Bu tasarısını gerçekleştirmedi, ama bu kavramın ne olduğunu Mathieu yerine, kendi kişiliğinde gösterdi; bağlantılı yazının en güzel örneklerini verdi. Jean-Paul Sartre'a göre bağlanım kişinin, içinde bulunduğu zamanın çözüm bekleyen siyasal, toplumsal sorunları üzerinde düşünmesi, bunlar karşısında bir tavır almasıdır. Herhangi bir siyasal partinin emrine girmemesi, sürekli bağımsız kalması gereken yazarın işleyeceği konu, sergileyeceği, ama hazır reçeteler vermekten kaçınarak çözüm yollarını araştırıp bulmayı okuyucuya bırakacağı, işte bu sorunlar; gelecek kuşaklar için değil, çağdaşları için yazacağı oyunun, romanın mesajı, işte takındığı bu tavır olmalıdır. Bu noktada biçim-içerik sorunu bir kez daha tartışma konusu olmaktadır. Jean-Paul Sartre biçimin unutulmaması, bir yana atılmaması gerektiğini söylüyorsa da, ağırlığı terazinin içerik kefesine koymakta, özellikle düzyazıda sanat sanat içindir ilkesini kökten reddetmektedir. Simone de Beauvoir da onun gibi düşünmekte, toplum için sanatı benimsemektedir. Buna karşılık Albert Camus, bağlantılı da olsa, sanatın hep sanat kalması gerektiğini savunmakta, birinci sırayı biçime vermektedir. Yine 1945'lere dönelim. Nazizmin, faşizmin güçlenip yayılması, sonra da İkinci Dünya Savaşının getirdiği çöküntü, geleneksel değerleri sarsmış, yıkmıştır artık. Direniş'e katılmış olan varoluşçular, nazi zihniyetine karşı koyamamış ve "saçma" üzerine kurulu felsefelerini bekleyen nihilizmden kendilerini kurtarma, yeni bir değerler sistemi geliştirme, o yılların umutsuzluk ortamında bir umut ışığı yakma, yeni bir hümanizma oluşturma çabasına girişirler. Metni sonradan kitap haline getirilen konferansında Jean-Paul Sartre, varoluşçuluğun bir hümanizma olduğunu haykırır. 1945-1950 yıllarının, yeni bir hümanizma getirdiğini söyleyen Tanrıtanımayan varoluşçuluğu büyük tartışmalara yol açar. Hem idealizmden, hem de materyalizmden kurtulmayı amaçlayan, ama içinde bunların her ikisinden de öğeler barındıran bu felsefe hem sağın, hem solun yıldırımlarını üstüne çeker. Sağ kesim Jean-Paul Sartre'ın gizli bir komünist olduğunu ileri sürer; sol kesim ise yıkılmakta olan burjuvaziyi bir süre daha ayakta tutabilecek yeni payandalar aradığını. Hıristiyan varoluşçuluk onu din ve ahlak değerlerini yerle bir etmeye kalkışmakla suçlar. En şiddetli saldırılar marksistlerden gelir. Georges Lukacs, Jean-Paul Sartre'ın girişimini idealizm ile diyalektik materyalizm arasında çıkmaza giden bir "üçüncü yol" peşinde boşuna koşma olarak niteler. Zaten en yaygın olduğu dönemde varoluşçuluğun ele aldığı sorunlar çoğunlukla Sovyetler Birliği ve komünizm olmuş, tartışmalar hep bunların çevresinde dönüp dolaşmıştır. Jean-Paul Sartre Kirli Eller'de, Albert Camus Doğrular'da politika-ahlak, başkaldırma-devrim ilişkisini, şiddet kullanılmasını söz konusu ederek bu havayı yansıtırlar. Ayrıca, Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Maurice Merleau-Ponty, marksizmle varoluşçuluğun bir bireşimini yapmaya girişirler. Marksizm ile insanın tarihsel çelişkilerini çözümlemeyi, varoluşçuluk ile de onun öznel boyutunun olabilir tek yorumunu vermeyi amaçlar bu bireşim. Jean-Paul Sartre Özgürlüğün Yolları'nda, Albert Camus Veba'da, başkalarının verdiği bir karar sonucu gelen felaketlere sessizce boyun eğmeye karşı çıkan bu varoluşçu hümanizmayı alegorik bir biçimde dile getirirler bir bakıma. Ama bu iki düşünürün hümanizmaları birbirinden uzaklaşmaya başlar yavaş yavaş: Albert Camus, durum ne olursa olsun, şiddete "hayır" derken Jean-Paul Sartre gerektiğinde buna başvurmada hiçbir sakınca görmez. Soğuk savaşın, giderek Fransa'yı Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasında bir seçim yapma tehlikesiyle yüz yüze getirdiğinde buna tepkileri de değişik olur. Rusya'da çalışma kamplarının varlığı ile Stalin üzerine tartışmalar ve Kore Savaşı varoluşçuların düşünce ve eylem birliğini yok eder. Ölçülü bir "başkaldırma" ile yetinen Albert Camus, Başkaldıran İnsan'da sonu devlet terörüne vardığı gerekçesiyle tarihteki büyük devrimleri kınar. Jean-Paul Sartre yazını hemen hemen bir yana bırakır. 1951'de oynanan Şeytan ve Yüce Tanrı'dan sonra bu alanda iki piyes (Nekrassov, Altona Puslan) ile Sözcükler'i ve Flaubert incelemesini yayımlar sadece. Politikaya daha çok dalar, devrimden yana bir yol izler; marksistlere, komünistlere yaklaşır. Onun bu yıllardaki tutumu, soğuk savaş döneminde Fransız toplumunda ve basınında neredeyse hezeyana varan antikomünist propagandaları, Mac Carthyciliği acımasız ve saldırgan bir biçimde yeren Nekrassov'da gözlemlenebilir. Ama bu, yalnızca Jean-Paul Sartre'ın tutumudur, çünkü varoluşçular birininki öbürününkine benzemeyen tek tek sesler yükseltmekte, bu yüzden de 1945'lerdeki gibi etkileyici, sürükleyici olamamaktadırlar artık. Olaylara katılmak, tarihe yön vermek, çağı kucaklamak için aşağı yukarı on, on beş yıl önce kolları sıvayan bu varoluşçu düşünürlerin hayal kırıklıklarını, başarısızlıklarını Simone de Beauvoir Les Man darins adlı yapıtında sergiler. Bu romanın kahramanlarından Dubreuilh'ün Jean -Paul Sartre'ı, Perron'un Albert Camus'yü, Anne'ın Simone de Beauvoir'ı temsil ettiğinde hemen hemen tüm eleştiriciler birleşirler. 1955'lerden sonra varoluşçuluk sönmeye yüz tutar. Albert Camus'nün kö tümser bir hava sezilen son kitaplarında, Veba'daki hümanist atılım hızını yitir miştir. Cezayir Savaşı sırasında oradaki Fransızlardan vazgeçemediği gibi, sömür geciliği de onaylayamadığından, bu savaş karşısında kendisinden beklenen tavrı alamayıp susması onu yalnızlığa iter. Jean-Paul Sartre ise, 1958'de, çağımızın aşılmamış gerçek felsefesi diye nitelediği marksizmin bir yana bıraktığı bireyin sorunlarını ele alıp çözümlemeye başlayınca, artık sade bir "ideoloji" olarak gördüğü varoluşçuluğun kendiliğinden ortadan kalkacağını açıklar. Albert Camus ile Maurice Merleau-Ponty'nin 1960'ta ölümlerinden sonra yayımlanan Simone de Beauvoir'ın anıları, Jean-Paul Sartre'ın Sözcükler'i ile Paul Nizan ve Merleau-Ponty üzerine yazdıkları, eski gücünü yitirmiş, modası çoktan geçmiş varoluşçuluğun geriye dönüp yaptıklarına, yapamadıklarına göz atmasıdır bir bakıma. Kişinin sorunlarına çözüm arayan, kültür, tarih konularını irdeleyen, çağını kucaklamak isteyen, düşünür ve eylemci yönleriyle, kimilerince örnek alınan ya da kendinden söz ettiren, varoluşçuluğun görkemli bir dönemden sonra başarısızlıklarına, çıkmazlarına, dağılışına tanık olan Jean-Paul Sartre günümüzde de okunmakta, saygı görmektedir. Öteki varoluşçular da öyle. Ancak bugünün düşünce akımları onların uğraştıkları konuların çoğuna pek ilgi duymuyorlar ar tık, ama varoluşçuluğun felsefe ve yazın tarihindeki gerçek yerini ve önemini zaman daha iyi gösterecektir.
__________________ |
|||||||||||||
|
|
|
|
|
#2 (permalink) | |||||||||||
|
Varoluş felsefesi, çağımızın en önemli iki felsefesinden biridir;
Marxcılık’la birlikte hemen hemen bütün çağdaş düşünce oluşumlarının dokusuna katılmıştır. Marxcılık ve varoluşçuluk, bir çırpıda kavranamayacak, kısa süreli çabalarla öğrenilemeyecek kadar geniş ve çeşitli felsefe çalışmalarını içerir. Eskiden bir felsefe genellikle bir kişinin, bazen de başlıca kişisinin adıyla anılan bir okulun ürünü olurdu. Çağımızda kültürün ileri derecede yaygınlaşması, felsefeleri kucaklanması güç genişliklere ulaştırıyor. Marks'çılık dediğimiz zaman aklımıza bir bakıma birbirini tümleyen, bir bakıma birbirinden ayrı düşen birçok fılozof geliyor. Varoluşçuluk dediğimiz zaman da. Geniş uzanımlı olsun dar uzanımlı olsun, biz bir felsefeyi ancak öncüleriyle ve yan yana yaşadığı felsefelerle kavrayabiliriz. Ayrıca ona anlamını kazandıran toplumsal koşullan da göz ününde bulundurmamız gerekir. Bir felsefe soyut ve yalıtık bir yapı olarak ele alındığı zaman bir hikmetler toplamı olarak görünür, oysa bağlantıları içinde ele alındığı zaman bir çağın duygularını ve düşüncelerini içeren etkin bir yapı olarak görünür. Bir felsefeyi doğal konumu içinde, yani felsefe denilen o büyük düşünce denizinin bir parçası olarak değerlendiremediğimiz zaman açıklamalarımız havada kalır, tutarlı bir yoruma ulaşamayız. KAYNAKLARI Yeniçağ'ın ilk büyük filozofu olan Descartes'ın (1596 - 1650) matematik yönteme dayanan, doğru bilgiye ulaşma yolunda olumlu kuşkuculuğu şaşmaz bir tutum olarak koyan, en önemlisi de her zaman kesin bilgiye varmayı amaçlayan akılcı felsefesi, felsefe tarihinin en büyük devrimlerinden birini gerçekleştirmişti. Bilimlere, bilimsel düşünceye büyük önem veren XVIII. ve XIX. yüzyıl fılozofları Descartes' ın kalıtımından bol bol yararlanarak, felsefede olumlu düşünceyi egemen kılmaya çalıştılar genellikle. Bu yönde birkaç büyük felsefe anlayışı gelişti. Bunlardan biri, metafiziğe karşı olumlu düşünceyi koyan Auguste Comte'un ( 1798 - 1857) olumculuğu(olguculuk-pozitivizm), öbürü Kant'ın (1724-1804) eleştirici akılcılığı, bir başkası sonsuz ruh'un hiç bir akıldışı öge barındırmadığını bildiren ve "Gerçek olan her şey akılsaldır" diyen Hegel'in (1770-1831) ülkücülüğü, biri de bilgi anlayışında Hegelcilik’ten yola çıkan ve ancak bilimle ortaya konabilecek olan doğa gerekirliliğiyle açıklayan Marx (1818-1883) felsefesiydi. Felsefede aklın ve olumlu düşüncenin kazandığı bu önem, XIX. yüzyıl sonlarında sarsılmaya başladı. Akılcı düşüncenin geleneksel toprağı Fransa bile, öznelci bir tutum alma yolunu tuttu. Bunda, her şeyden önce, psikolojinin bir bilim olarak kurulmaya başlamasının etkilerini aramak doğru olur. Daha önceleri birçok bilgi alanı gibi psikoloji de felsefenin bir dalıydı ve zihnin etkinliklerini incelemekle sınırlanıyordu. XIX. yüzyıl başlarında Wundt (1832-1920) psikolojiyi bir bilim haline getirdi ve Leipzig'de bir psikokoloji enstitüsü kurdu (1879). Bu yeni bilimin ortaya koyduğu şaşırtıcı sonuçlar felsefeyi hızla etkiledi ve onu öznelciliğin düzeyine doğru çekti. Felsefenin öznelci düzeye yerleşmesinin başlıca etkilerinden biri de, XIX. yüzyıl sonları Avrupa'sında , toplum düzeninin yeni patlamalar getirecek biçimde karışmış olmasıdır. Yüzyıllar boyunca siyasî birliğini kuramamış Fransız kültürünün başarılı ürünleri karşısında bir çeşit aşağılık duygusuna kapılmış olan Almanya yavaş yavaş kendini toparlıyor ve gücünü kendi dışına benimsetme yoluna giriyordu. Bunalımlı Alman toplumu (bu bunalım bu toplumun sanatında ' ve felsefesinde büyük ölçüde yansır) giderek bütün Avrupa'yı bunalıma sürükleyecek, bu genel bunalım iki dünya savaşında cisimleşecek, Sömürgeciliğin bütün olanaklarından yararlanmış ve burjuva kültürünün en güzel örneklerini vermiş olan Avrupalılar bugün bile etkilerini sürdüren bir karmaşanın yıkıcı koşullarıyla sarsıntıya düşmüşlerdir. Avrupa toplumunun düştüğü dağınıklık ve kargaşa, bu dağınıklık ve kargaşanın yarattığı hastalıklı duygu ve düşünceler, bu duygu ve düşüncelerin yarattığı, biçimlediği dünya görüşü, ileride varoluşçu felsefeye kaynaklık edecek olan öznelci dünya görüşü, XIX. yüzyıl felsefesinin iki önemli kişisinde, Friedrich Nietzsche ( 1844 - 1941) ve Henri Bergson'da ( 1859-1941 ) en güzel anlatımını buldu. Nietzsche: Yapıtlarında bir filozof tutarlılığından çok bir şair çoşkululuğunu dile getiren Nietzsche, alışılagelmiş bir filozof tutumunun tümüyle dışına çıkarak, sistemciliği tümüyle boşvererek, insanın varoluşsal sorunlarıyla, bu dünyada yaşayan insanın sorunlarıyla, insanın bu dünyayla ilişkileri içinde ortaya çıkan sorunlarıyla ilgilendi. O, karamsar ve değertanımaz bir tutum içinde, çağdaş toplumun tüm değerlerini, Hıristiyanlığı, demokrasiyi, toplumculuğu yadsıyor, buna karşılık "güç istemi" kavramını öne sürüyordu. Ona göre her insan kendi değerini yaratmalıdır. İnsan, varoluşunun gerektirdiği şeyi gerçekleştirmeye çalışmalıdır. Nietzsche, bu görüşleriyle, insanı varoluşsal yapısı içinde ele alışıyla bir varoluş filozofu olarak görünür. Ancak felsefesini temellendirmemiş oluşu, felsefesini bölük pörçük ve şairce ortaya koyuşu, insanı tüm varoluşsal sorunlarıyla ele alıp işlememiş oluşu onu varoluş felsefesinin bir öncüsü, öncüsü bile değil, bir bildiricisi saymamıza olanak verir ancak. Emile Boutroux: XIX.yüzyıl sonlarında kendini gösteren bu "öznele yönelişin” ilk tutarlı çağrısını Emile Boutroux'da 11845-1921 buluruz. Boutroux, "Contingence des Lois de la Nature" adli kitabının bir yerinde şöyle diyordu: "Şeylerin sabit ve sınırlı gerçeklikler olarak göründüğü dışsal bakış açısını bırakarak kendi derinliklerimize dönmek ve olabilirse kendi varlığımızı derinliğiyle yakalamak için, özgürlüğün sonsuz bir kaynak olduğuna inanıyoruz. Bergson: Bu "kendi derinliklerimize dönme"çabasını tam anlamında gerçekleştiren ilk filozof Bergson oldu. Varoluş felsefesi elbette Bergson'dan doğrudan doğruya etkilenmedi, ancak onda öznelciliğin en tutarlı yorumunu, ben'in derinliklerine yönelişin en sistemli anlatımım buldu. Bergson'culuğun varoluşçuluk için önemli olan yanı, öznelciliği felsefenin çıkış noktası haline getirmiş olmasıdır. Bergson'a göre felsefe, bizim kavramlarla tanıdığımız dural varlığı konu edinmez. Felsefenin konusu "arı oluşum"dur. Bu arı oluşumu biz sezgiyle yakalarız, sezgi bize şeylerin evrensel açıklamasını kazandırır. Geleneksel akılcılığa, özellikle Kant akılcılığına tam anlamda karşıt olan bu ilke elbette zihinsel çıkarımla elde edilmiş bir ilke değildir, sezgiyle ortaya konmuş bir ilkedir: Bergson un felsefeye getirdiği başlıca yenilik şuydu: Bergson zaman kavramıyla ben kavramını özdeşleştirir. Sezgisine vardığım “süre”ben'den başka bir şey değildir Bergson'a göre. Ben, demek ki, kendimi şimdiki zamanda seziyorum. Ama bütün genişliğiyle sezemiyorum öyleyse kendimi? Evet, sezemiyorum. Kendime her yönelim parçalı bir dokunuşmadır. Geçmişim kaçar sezgimden, üstelik şimdi' m de bütün genişliğiyle sezdirmez bana kendini. Ben şimdi'min dar bir yeriyle çakışırım, yani deyim yerindeyse en çok şimdi olan şimdi'yle. Az sonra bu en çok şimdi olan şey kaçar benden. Edmund Husserl: Varoluş felsefesi başlıca etkiyi Alman filozofu Edmund Husserl'in (1859 - 1938) olgubiliminden(görüngübilim-fenomenoloji) alır. Daha doğrusu, Husserl'in olgubilimi varoluşçu felsefeye genel bakış açısını ve yöntemini kazandırmıştır. Özellikle varoluş felsefesinin en ünlülerinden biri olan Maurice Merleau - Ponty ( 1908 - 1961 ) , görüşlerini Husserl'in felsefesinden yola çıkarak geliştirmiştir. Husserl'in felsefesi pek güç, kolay kolay girilemeyen bir felsefedir. Filozof konuları işlerken öylesine ince ayrıntılara girer ki, onu bu ince ayrıntılar arasından toparlayabilmek oldukça zordur. Husserl felsefeye oldukça yeni bir tutum getirdi. Kant, bilimlerin kesin doğruları olduğuna inanıyordu. Husserl'e göre insan, bilgi alanlarının hiç birinde kesin bilgilere sahip değildir. O, Descartes'dan sonra ilk olarak kesin bir biçimde Descartes'cı bir tutum alacak ve Descartes'ın yaptığı gibi her şeyi önce kuşkuya koyacak ya da kuşkudan geçirecektir. Husserl, sağlam bilgiye varabilme yolunda "parantez arasına alama" (Einklammerung) yöntemini önerir. Parantez arasına almak, herhangi bir önermeyi kesin ya da yanlış diye belirlemeden eleştiriye tutmaktır. Husserl'e göre mantığın temelinde ruhsallık yatar, yani mantık ruhsallıkla koşullanmıştır. Kavramlar, yargılar, usa- vurmalar ruhsal olgulardır. Olgubilim de düşünce edimlerinin psikolojik tanıtlamasına dayanır. Düşünmek herhangi bir şeye yönelmektir. Yönelgenlik düşünmenin başlıca koşuludur. Bizim için önemli olan, kesin bilgiler aramak ya da kesin bilgiler öne sürmek değil, kesin apaçıklığa ulaşmaktır. Bu apaçıklık da kendini bizim "düşünen ben"imizin deneyinde, "varlık'ı varlık olarak sezme" deneyinde, kendini gösterir. Böyle bir deneyle biz varlığa doğruluk özelliğini kazandırırız. Husserl," Varlık, doğru olan şeydir" der. Felsefe, Husserl'e göre, olguya yönelmelidir (Zu den Sahen selbst). Husserl'in nesneye yönelişiyle varoluşçuların nesneye yönelişi çok benzeşir. Öz'den varoluşa değil de varoluştan Öz'e gitmek varoluşçuların temel kaygısıdır. Husserl de, varoluşçular da, yaşanan dünyayı, olgular dünyasını felsefi araştırmada çıkış noktası olarak koyarlar. Husserl'e göre biz olgular karşısında her şeyden önce gözlemci bir tutum almak zorundayız, yani olguları her türlü önyargıdan sıyrılmış olarak gözlemlemeliyiz. Ayrıca, bir olguyu şu ya da bu yanıyla değil, ama bütün yüzleriyle görmemiz önemlidir. Bizi bilgiye bu olgular araştırması ulaştıracaktır. Husserl, buna göre,"Her bilinç herhangi bir şeyin bilincidir' der. Demek ki, Husserl'e göre, dış algı olmadan iç algı olamaz. Husserl'in olgubilimi her şeyden önce bir felsefi düşünme yöntemidir. Bu yöntem her yönüyle kurulmuş bitmiş bir yöntem değil, ama geliştirilmeye açık bir yöntemdir. Olgubilim, varoluşçu düşüncenin bilgi kuramını oluşturmaya çalışan filozoflara sağlam bir yönelim kazandırmakta büyük ölçüde yardımcı olmuş, özellikle Merleau- Ponty, felsefesini ortaya koyarken, Husserl'in olgu-biliminden büyük ölçüde yararlanmıştır. Biz buraya kadar, varoluşçu düşünceyi hazırlayan etkileri gözden geçirdik. Bundan sonra da, bu düşüncenin başlıca kişilerini ve başlıca sorunlarını kısaca görmeye çalışalım. SÖREN KIERKEGAARD Varoluşçu felsefenin öncüsü, Danimarkalı düşünür Sören Kierkegaard'dır (1813 - 18661. (O da Nietzsche gibi belli bir felsefe sistemi geliştirmemiş. belli bir felsefe sistemi geliştirmekten özellikle kaçınmıştır, bu yüzden ona filozof diyemiyoruz, düşünür diyoruz.) Yaşamı düşüncelerine büyük ölçüde yansımış olan Sören Kierkegaard, babasının etkisiyle sıkı bir protestan olarak yetiştirilmişti. Protestanlık, bilindiği gibi, aşırı kuralcı bir tutumu ve karamsar bir bakış açısını gerektirir. Bu genç protestan, dinbilim doktorasını verdikten sonra, Kopenhag'da papazlık yapmaya başladı. Evlenme girişimleri iyi sonuç vermedi; nişanlısıyla bir türlü birleşemedi. Din konusunda bitmez tükenmez kavgalara girdi. Bu kavgalardan yorgun düşerek, kırk iki yaşında öldü. Bıraktığı notlan ölümünden çok sonra Almanya ve Fransa'da etkili olmaya başladı. İşte bu etki varoluş felsefesini doğurmuştur. Kierkegaard, az önce de belirtmeye çalıştığımız gibi, sistemli bir fılozof olma kaygılarının dışında belirlenerek, varoluşçu felsefenin başlıca konularını ortaya koydu ve çok yerde çelişkiye düşmekten de çekinmeyerek (Nietzsche gibi) bu sorunların çözümüne çeşitli yaklaşımlar getirdi. Nietzsche'den otuz yıl kadar önce dünyaya gelmiş olmakla birlikte, doğmakta olan yeni düşünce deviniminin ilk atılımlarım ortaya koymakta Nietzsche'den daha başarılı oldu ve bu yüzden varoluşçuluğun öncüsü sıfatına hak kazandı. Kierkegaard her şeyden önce, Hegel'in bütünsel akılcı sistemine karşıdır. Kierkegaard'a göre insan yaşamı bu tür bütünsel bir akılcılığa hiç mi hiç uymaz. İnsan yaşamını bütünsel bir sisteme götürmeye çalışmak onun gerçekliğini bozmak anlamı taşır. Ünlü düşünür, protestan katılığının dışına çıkıp gerçek bir Hıristiyan tutumu alma yoluna girdikten sonra, insan ruhsallığının derinliklerinde varolan gerçeklikleri Hıristiyanca bir yoruma tutmaya çalıştı. Ona göre, gerçek bir Hıristiyan umutsuzluk ve bunaltı duygulan duyan insandır. İnsan, gerçek bir Hıristiyan yaşamını sürdürürken, "saçma"ya olan inancını gerçekleştirir. Bu "saçma", insan aklıyla kavranamaz olan ve o büyük gizi açımlayan şeydir. "Saçma"dır "doğru"yu doğrulayan. Çünkü tanrısal gerçeklik insan aklını çok aşar. Biz Tanrı'yı akılla kavrayamayız. Biz Tanrı'- ya, gönülle, öznelliğimizin etkinliğiyle yaklaşabiliriz. Akıl böyle bir yaklaşımdan hiç bir sonuç alamayacak- tır. Kierkegaard'ın varoluşçuluğa en büyük katkısı, sanırız, "saçma" kavramını ortaya atması oldu. BIZDE VAROLUŞCULUK Bizde varoluşçuluk pek etkili olmadı. Ancak varoluşçulukla ilgilenildi, varoluşçu felsefenin değilse de varoluşçu sanatın başlıca yapıtları dilimize çevrildi. Varoluşçuluğun bizde pek önemli olmamış olmasının başlıca nedeni, Batı Avrupa toplumuyla toplumumuz arasındaki yapı ayrılığı olmalıdır. Varoluşçuluk felsefede derinlikli, çok zaman çetrefil, zaman zaman ayrıntıda yiten bir öznelciliğe, gelişmiş bir varoluş araştırmasına, sanatta insanın dünyayla ilişkilerinden doğan açmazlarına, bunalımlarına, özgürleşme tutkularına karşılık olmaya çalışmakla, gelişmiş bir burjuva kültürünün varlığını gerektiriyordu. Varoluşçuluğun sorunları bir yandan bizim kültür düzeyimizi çok aşan, bir yandan da bizim toplumsal durumumuzla uyuşmayan sorunlardır. Azgelişmiş ve yoğun bir kültür etkinliği ortaya koyamamış bir toplumda insanın sorunları daha başka yollardan çözümlenmeliydi. Bizde Marx'cı dünya görüşünün yalan yanlış ve ağır aksak da olsa varoluşçuluktan daha etkili olmuş olması anlamlıdır. Marx'cılık, çünkü, daha çabuk ve daha somut çözümler sözvermekteydi. Bununla birlikte, bazı genç yazarlarımız (örneğin Demir Özlü) bir ara insan sorunlarına varoluşal çözümler getirme yollarım aradılar ve özellikle bunaltı sorunu üzerinde durdular. Gerçekte bu zor tutacak bir aşıydı. Varoluşçuluğun getirdiği bilgilerden düşüncede ve sanatta yararlanılabilirdi ama, doğrudan doğruya varoluşçu bir düşünce ya da sanat kolay olay geliştirilemedi bizde. Bazı hızlı dönüşümlerin kendini göstermesi ve ilk bakışta bir burjuva devrimine benze- yen bir 27 Mayıs deviniminin gelmesi, bu yazarları varoluşçuluk yolundan toplumculuk yoluna itti çabucak. Gene de, varoluşçuluk toplumumuzda belli bir ölçüde etkin olmuştur. Olacaktır. Çünkü her toplum gibi bizim toplumumuzda da öznelci tutumun , öznelci bakış açısının bir karşılığı vardır; özellikle çağdaş ruhbilimdeki gelişmeler - varoluşçuluk elbette bu gelişmelerden büyük ölçüde yararlanmıştır - ister istemez bizde de ilgi uyandırmaktadır. Artık her yerde insan öznel - nesnel, bireysel - toplumsal bütünlüğü içinde ele alınmaktadır. GENEL BAKIŞ VE SONUÇ Varoluşçuluk, insanın varoluşsal sorunlarını öznellik düzeyinde tartışan çok yönlü, çok çeşitli bir dünya görüşüdür. Bu dünya görüşü, felsefe düzeyinde, bir şeyler araştırması anlamı taşır, insanın şeyler dünyasındaki yerini, sorunlarını saptamaya, bu sorunlara çözüm getirmeye çalışır, sanat alanında da insanın varoluşsal sorunlarına (bunaltı, seçim, ilişki, umutsuzluk, başarısızlık, ölüm, hiçlik, başkası, yalnızlık, aşkınlık v.b.) açıklık getirmeye yönelir. Varoluşçu felsefe, bu tutumuvla, bir yaşam felsefesi özelliği gösterir, dünya ve insan karşısındaki tutumuyla klasik felsefenin tutumuna karşıt bir yönde yol alır: Klasik felsefe bir özler araştırmasını amaçlıyordu, varoluşçu felsefe doğrudan doğruya varoluşsa, insanın öznel bütünlüğüne yönelir ve özleri bu varoluştan giderek belirler. Bugün yürürlükte olan, etkinliğini sürdüren iki büyük felsefe var: Varoluşçuluk felsefesi ve Marx'çılık. Bunlar birbirleriyle pek uyuşmaz görünseler de, bir bakıma birbirleriyle doğrulanıyorlar, en azından birbirlerinden yararlanıyorlar. Çünkü gerçek insan başarıları, yakınlıklarıyla ya da karşıtlıklarıyla, deyim yerindeyse birbirlerini dölleyen etkinliklerdir. Öte yandan, ortaklaşan insan, öznelliği olmayan insan değildir. Ancak, ortaklaşmanın seçim işi olmaktan çıktığı, bir zorunluluk durumuna geldiği bir dünyada Marx'çılık, öznelcilik çemberini aşmâyan, aşmak istemeyen, aşamaz olan varoluşçuluk karşısında da- ha tutarlı, daha doğru görünüyor. Çünkü bireyselliğimizin yetkinliğini, ancak ve ancak, ortaklaşmamızın sağlamlığı, yaygınlığı, adaletliliği sağlayacaktır. Marx'çılık gelişimini , tamamlamış kurulmuş, bitmiş bir felsefe değildir. O, tersine, kurulmakta olan bir felsefedir, süregiden oluşumların, yeni dönüşümlerin, yepyeni yapıların gereklerine göre, kendini yeniden doğrulamak durumunda olan, yani temellerini yeniden gözden geçirmek ve bu temelleri daha akılsallaştırmak zorunda olan bir felsefedir. Bazı felsefeler bitmez, insan yaşamına ve felsefe tarihine etkin olarak katılır, onlar gerçek dönüşümlerin bildirileridirler. Aristoteles . Descartes ' her zaman vardır, Marx her zaman varolacaktır. Artık hiç bir temel sorunu onlara götürmeden çözümleyemezsiniz. Geçmişi onlar kurmuşlardır, bugünü onlar oluştururlar, yarını onlar doğrulayacaklardır. Bu anlamda varoluşçuluk da, genellikle sanıldığının tersine, geldigeçti bir tutum, bir moda olmaktan öte bir anlam taşıyor. O, belki de, insanın giderek artan ve karmaşıklaşan öznelliğini (öyle ya, geri zekâlılık diye bir durum olduğunu bile daha yeni öğrendik) bütün boyutlarıyla keşfedişini, Amerika'yı keşfedercesine keşfedişini karşılıyor. Bugün varoluşçuluğun kaynaklarını felsefe tarihinin derinliklerinde aramamız gerekiyor mu, bilmem. Ama o, bugün, birçok yönünü, birçok güçlülüğünü, birçok açmazını bunaltısından giderek keşfetmiş, dünyadaki konukluğunun tam anlamında bilincine varmış, başkalarıyla ilişki kurmakta eksik kalışının acısını çekmiş insanın kendine dönüş çabasını, dışa açılabilmek için kendini bir kere kendi içinde doğrulama çabasını karşılamaktadır. O, ruhsallığının etkinliğini bir bu dünyalı olarak tüm olanaklarıyla görmüş ve yaşamış insanın kendini arayışını karşılamaktadır.
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
|
|
#3 (permalink) | |||||||||||
|
Sören Kierkegaard'ın temsil ettiği varoluşçu felsefe, temelde yaradanı referans alarak hareket eder. Fakat Kierkegaard diğer varoluşçulardan koşar adım önde giderek, inancın, insan hayatındaki, öneminin altını çizer. Kierkegaard inancı insan olmanın bir özelliği olarak görür.
İnanmak ve özellikle yaradana inanmak, Kierkegaard için insan olmanın gerekliliğini tamamlayan bir unsurdur. İnsanın insan olarak yaşayabilmesi için mutlak bir inanma ihtiyacının olması gerektiğini belirten, Kierkegaard inanmanın insanın yaşamının bir parçası olduğunu savunur. Kiergaard'a göre göre insan olmak inanmakla eş değerdir, çünkü inanç bu bütünün bir parçasıdır. İnsanı bir bütün olarak gören ve bütün içersinde en önemli parçanın inanç olduğuna değinen Kiergaard, insanın yaşadığı hayatın onun öznel dünyasında geniş bir etki meydan getirdiğini düşünür. İnsanın kendi özüne yabancılaşmasını da geniş bir spekturumda değerlendiren Kierkegaard, insanın yaptığı hareketlerin, davranışların, ve eylemlerin insanı yaradandan uzaklaştırması durumunda kişinin umutsuzluğa, karamsarlığa sürükleneceğini söyler. Kierkegaard'a göre insanı yaradandan uzaklaştıran her türlü eylem onun bir uçuruma sürüklenmesine neden olur. Kierkegaard'ı daha özgün kılan yön ise aydınlanmaya ve onun düşünsel alt yapısı olan, rasyonaliteyi karşı oluşturduğu, sistematiktir. Kierkegaard rasyonaliteyi ve inançla birlikte bütünleştirmek ve gri bir ton meydana getirmek yerine, düşünsel aklın bir ürünü olan rasyonaliteyi, ilahi bir düşünce karşısında muhatab dahi almamıştır. Kierkegaard, aklın belirlediği yasaların ve söylem tarzlarının inanç karşınıda hükmünün olmadığını savunur. Aklın getirdiği ve geliştirdiği yöntemlerin insanların yaşadıkları problematiğe çözüm olamayacağını söyleyen Kierkegaard, felsefinin gereklerini da soyut kavramlarla değil bizatihi hayatın içinde arar. Hegel'in gri tonu ortaya çıkarma isteğinin ötesinde Kiergaard, inancın akla karşı üstünlüğünü kayıtsız olarak kabul etmiştir. Kierkegaard çoğunlukla Hegel'in felsefi anlayışına eleştirel yaklaşmıştır. Kierkegaard kendisinden sonra gelen, birçok düşünüre de kaynak oluşturmuş, Alman filozof Heidegger için, etkileyeci olmuştur. Heidegger'in düşünsel yapısı ve görüşleri, Kierkegaard'dan daha fazla yankı bulsa da Kiergaard bu düşünür için bir öncelik teşkil etmiştir. Heidegger çok daha fazla yazdığı ve konuları daha geniş bir scala da değerlendirdiği için, duruşu Kierkegaard kadar net değildir, bu netlik düşünsel anlamda verdiği yazılı eserlerin çokluğundan dolayı ortaya çıkan bir bulanıklık olarakta değerlendirilebilir. Heidegger batı felsefesini metafizik olmakla suçlayarak, tamamen yanlış olduğunu savunur. Heidegger'in oluşturduğu felsefi anlayış, Kierkegard'dan ayrılsada Kierkegaard Heidegger'in için bir basamaktır. Heidegger'i Kierkegaard'dan ayrı tutarak, Kierkegaard'ın duruşunu daha fazla önemsemeliyiz. Çoğu yerde Heidegger?de varoluşçu olarak yazılsa da bu varoluşçu anlayış Kierkegaar'dan anlayışıyla taban tabana zıttır. Kierkegaard'ın Heidegger kadar etkili olmasının nedeni tavizsiz tutumu ve her şeyi akıl ile anlamaya çalışanlara karşı verdiği uzlaşmaz mücadeledir. Kierkegard'la birlikte alman düşünür, Karl Jasper'ı da bu anlamda ele alabiliriz. Jasper Kierkegaard'dan oldukça fazla etkilenmiştir. Jasper'da her şeyin bilim ve akıl yoluyla anlaşılamayacağını savunarak, felsefenin bilimle yollarını ayırması gerektiğine vurgu yapmıştır. Kierkegaard gibi birey olmanın erdemine atıfta bulunan Jasper, insan olmanın faziletine ancak yaradana yakınlaşarak ulaşılabileceğini belirtmiştir. Felsefenin kişisel olduğunu savunan ve felsefenin bilimle uzlaşamayacağını söyleyen Jasper bu anlamda Kierkegaard'ın düşünsel geleneğine sahip çıkarak, bireyin özgürleşmesi yolunda atacağı en iyi adımın yaradana yaklaşmak olduğunu söyler. Bu adımların insanı ahlaki olarak da bir doygunluğa eriştireceğini belirten Jasper, yaradana yakınlaşan her insanın ahlaki olarak da gelişeceğini söyler. Fransız düşünür Gabriel Marcel'de bu anlamda bahsedilmesi gereken düşünürlerden biridir. Marcel'de insanın yaradanla kuracağı ilişki sayesinde özgürleşebileceğini ve birey olabileceğine savunmuş ve Sarter'ı eleştirmiştir. İnsanın birey olarak kendisini daha iyi ifade edeceğini savunan bu ekol toplumsal organizasyonlardan çok bireyin kendi içinde, kendisiyle barışık bir yalnızlığın önemine vurgu yapar. Bireyselliğin altını çizen Kierkegaard ve takipçileri genel olanın kişiyi tarif edemeyeceğini betimleyemeyeceğini söyler.Bu açıdan felsefenin genel olanı değil özel olanı ele alması gerektiğini söyleyen bu düşünürler bilimin her şeyi kesin ve net olarak ifade etmesine karşı çıkmışlardır. Bu açıdan Descartes'le karşı karşıya gelen Kierkegaard, bilimsel aklın felsefeyle ayrışması gerektiğini ifade etmiştir. Kierkegaard, Dünya'daki varlık sebebinin ve varoluş temasının yaradanla kurulacak bir ilişki sayesinde ortaya konabileceği üzerinde durmuştur. Her bireyin bunu kendi öznel dünyasında yapması gerektiğini kişinin ancak bu şekilde insan olmanın erdemine ulaşabileceğini savunan Kierkegaard ve takipçileri, insan olmanın merkezine inancın aydınlığını koymuşlardır, aklın değil?? Bizde sıkça okutulan, örnek gösterilen ve modernlik olarak sunulan anlayışın, karşısında olan batılı düşünürler bugün kendi coğrafyalarında dahi ilgi görmüyorlar. Bize sunulan değerler içinde adı geçmeyen bu yazarlar, aslında bugünkü batı dünyasının tamamen karşısında olan isimlerdir. Çünkü inanç odaklı bir görüşleri vardır. Kierkegaard ve diğer Batılı düşünürlerin çürütmeye çalıştığı bugünkü baskın yaşam biçimleri ise maalesef bizlere en üstün değer olarak takdim ediliyor.. alıntı..
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|