|
|
#1 (permalink) | |||||||||||||
|
Ergenekon soruşturması etrafında ortaya çıkan bilgi ve belgelerin oluşturduğu siyasal gündeme “sol”, nispeten uzun bir kayıtsızlık, şaşkınlık ve izleme döneminin ardından, dahil olmaya başladı. Bu bakımdan en anlamlı gelişme, çok sayıda parti ve platformun bir araya gelerek İstanbul'da gerçekleştirdikleri kitlesel eylemdir. Güngören kontrgerilla katliamının da uyarıcı bir rol oynadığı eylem, sol'un, kendiliğindencilik ve sürüklenme durumuna bir müdahale anlamına da gelmektedir.
Bu eylem, sol'un kontrgerilla gündemine ortak müdahalesi bakımından uygun bir zemin oluşturmuştur. Bu zeminde ilerici, yurtsever, devrimci ve sosyalist güçlerin ortak politik ve pratik duruşunu güçlendirmek, güncel ve dönemsel görevler bakımından öncelikli bir yer tutmaya devam edecektir. Bir çok konuda olduğu gibi bu konuda da öğretici olan, sokağın gücü, yani somut devrimci pratik olacaktır. Fakat bu anlamlı gelişmeye rağmen sol, ilerici ve sosyalist güçler arasındaki kafa karışıklığı devam ediyor. Hatta tartışmaların, siyaset düzleminin yeni bir ayrıştırma unsuruna dönüştüğü söylenebilir. Sol'un ve devrimci hareketin,, içinden geçtiği özgün yapısal sorunlarla birleşerek, yeniden yapılanma ve tasnif etmeye başladığı tespiti abartı olmayacaktır. Tarihte de sıklıkla böyle olmuştur. Egemenlerin kendilerini yeniden yapılandırdıkları süreçler, sol'un da bilinçli ya da bilinçsiz, ideolojik ve politik bakımdan yeniden yapılanma ve saflaşma süreçlerine dönüşmüştür. “Soğuk Savaş” sonrası ABD'ci Yeni Dünya Düzen(siz)liği, emperyalist küreselleşme süreci ve keza yerli malı 28 Şubat süreçleri bunun tipik örneklerdir. Yazılıp çizilenler ve izlenen pratik, kafa karışıklığının ne denli köklü, saflaşmanın ne denli keskin olduğunu göstermeye yetiyor. Süreç ilerledikçe, uç veren eğilimlerin kendi mantıki ve siyasal doğrultusunda ilerleyerek derinleşmesi kaçınılmazdır. Devrimci hareketin bileşenlerinin neredeyse her birinin ayrı telden çalarak bir eksen oluşturamadığı, bir çoğunun kendi yapısal ve örgütsel sorunlarının kıskacında apolitiklik dışında bir şey üretemediği bu koşullarda, Ergenekon tartışmaları üzerinden sol yelpazenin içerisinde yeni eksenler oluşuyor. Ezilen, sömürülen, adalet isteyen toplumsal güçlerin, tepki ve öfkesini açığa çıkarıp emen güçlü bir siyasal politika kuvveti açığa çıkarılamıyor. Bu kuvveti açığa çıkarma arayışlarını ve pratiğini mahkum eden siyaset dilinin yaygınlığı ise, iddiasızlık ve apolitikleşme eğilimin ne denli güçlü olduğunu kanıtlayan bir veriye dönüşüyor. Yedeklenme korkusunun yönettiği, siyaset düzleminde etkisiz eleman olma rolünü benimseme, tribün seyirciliğinin rahatlığı ve ferahlığının yanında çığırtkanlığını da kuşanarak “siyaset yapma korkusu”nun üstü örtülmeye çalışılıyor. Bunun, “halkın gerçek gündemi”, “operasyonun arkasında Amerika var” gibi “yüksek siyaset” tezahürü söylemlerle örtülmeye çalışılması, kendiliğindenciliğin teorileştirilmesi anlamına geliyor. İnceltilmiş ekonomizmin kesif kokusu ise işin cabası. Sanki, kontrgerillanın halka karşı işlediği suçlar “halkın gündem”leri arasına girmiyor. Sanki, “gerçek gündem” denilerek arkasına sığınılan “iş, aş, yoksulluk” karşıtı mücadelenin örgütlenmesinde taş atanın elini tutan birileri var. Sanki, toplumsal mücadelede bu türden farklı gündemler birbirine karşıttır ve bir arada yürütülemez. Kontrgerilla gündemiyle ilişkilenişini, eylemin konusu olarak görmeyip yalnızca analizin, propaganda ve aydınlatmanın konusu olarak görmek ve ilişkilenişini bu çerçeveyle sınırlı tutmak da, siyaset korkusunun bir başka biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Bu eksen üzerinden yaşanan saflaşma zemini, esas olarak politikanın ve pratiğin alanına girmektedir. Siyasal mücadele kavrayışını ve siyasal mücadele görevleri karşısındaki konumlanışını tanımlamaktadır. Dolayısıyla kendiliğindenciliğin siyaset edinilmesiyle, siyasal pratiğin iktidar bilinci ve perspektifiyle örgütlenmesi ekseninde yoğunlaşmaktadır. Devrimci hareketin, siyasal mücadeledeki yapısal zaafları ve yenilenme konusunda sergilediği muazzam direnç, birikerek geldiği aşamada bir ayrışma eksenine, tasfiyeciliğe ve ideolojik savrulma zeminine dönüşmektedir. Bu bakımdan ESP'nin kendi özgücüne dayalı olarak yürüttüğü çalışma, kontrgerilla rejiminin kirli savaş suçlarının üstüne gitme kararlılığı kadar; devrimci hareketin kendiliğindenci apolitizmine müdahale ve sol cenahta yaşanan saflaşmaya devrimci bir eksen oluşturma iddiası da taşıyor. Devrimci hareketin söz konusu durumunu bir kenara bırakarak daha genel düzlemde sol cenahta yaşanan saflaşmaya bir göz atmakta yarar var. Buradan bakıldığında yaşanan saflaşmanın siyasal ve örgütsel/pratik nedenlerinin ötesinde, köklü ideolojik ve tarihi nedenleri bulunmaktadır. Bugünkü siyasal refleksler, tarihsel köklerinin sürekliliğinden ve geleneklerden de beslenmektedir. En genel anlamda bakıldığında saflaşmada iki ana eğilim ön plana çıkıyor. Bunlardan birincisini; egemen sınıflar arasındaki çatışmada AKP ve siyasal İslam karşıtlığını ön plana çıkararak ordu/statüko eksenli güçlere yedeklenerek, onların gölgesinde siyaset yapmaya yönelen güçler oluşturuyor. Resmi ideolojinin ve Kemalist ilerlemeciliğin sol üzerindeki köklü ve geleneksel ideolojik etkisini yansıtan ve içinden geçilen süreçte bu ideolojik etkiyi yeniden örgütlemeye çalışan bu eğilimin, güçlü bir tarihsel geçmişi bulunmaktadır. Kadro dergisinden Yön'e, oradan 28 Şubat ve Kızılelma solculuğuna uzanan bir tarihsel mirasa sahiptir. Bu eğilim, cumhuriyet tarihi boyunca Kemalist resmi ideolojinin krize girdiği her tarihsel süreçte onun imdadına yetişmiştir. V. N. Tör, Ş.S.Aydemir gibi TKP döneklerinin başını çektiği Kadro dergisi, '30'lu yılların başlarında Kemalizme güçlü bir ilericilik ve “sömürge ulusların kurtuluş manifestosu” misyonu bahşederek resmi ideoloji düzeyine yükseltmişlerdir. İki karşıt ideoloji olan Kemalizmle sosyalizmi, sol-Kemalizm potasında birleştirmişlerdir. '60'lı yıllarda D. Avcıoğlu/Yön potasında bu çizgi yeniden üretilmiş, orduculuk ve darbecilik eklenmiştir. Kemalizmin elitist burjuva seçkinciliği, pozitivist ilerlemeciliği, devletlü laiklik hassasiyeti, korporatist sınıf işbirlikçiliği, bu geleneğin ideolojik ve politik cephaneliğini oluşturuyor. '70'li yıllar boyunca resmi ideolojiden görece uzaklaşan bu eğilim, bütün kriz anlarında ve kritik süreçlerde Kemalizmi yeniden üretmiş, hızla devletçi bir siyasal reflekse dönüşmüştür. Kontrgerillanın işkenceli sorgulamalarının mağduru olan İ. Selçuk'un, gelinen aşamada kontrgerilla propagandacısına dönüşmesi, bu eğilimin hazin hikayesinin ve ideolojik evriminin özetidir. 28 Şubat solculuğunun yeniden yapılandırdığı bu eğilim, Ergenekon tartışmalarında kendine yeni taraftarlar bulmaktadır. Bu bakımdan siluet TKP'nin siyasal yönelimleri, saflaşmada ön plana çıkıyor. Halk Kurtuluş Partisi gibi daha çapsız güçler ise, İP özentisi söylemlerle kendine yer arıyorlar. Daha önemlisi laik-şeriatçı eksenindeki gerici toplumsal saflaşmada birinci yönüne taraf olarak, geniş toplumsal kesimlerin düzene bağlanmasında aracılık rolü üstleniyorlar. AKP karşıtlığını ve tek yönlü bir ABD karşıtlığını siyasal pratiklerinin merkezine koyarak, faşist rejimi ve bu rejimin temel direği olan orduyu aklıyorlar. Hatta AKP karşıtlığı üzerinden ilericilik bahşediyorlar. TKP'nin cumhuriyet mitingleri örgütlemeye soyunmasının, Ergenekon kontrgerilla katillerine ve kirli savaş suçlularına yurtseverlik bahşetmelerinin, siyasal anlamı başka ne olabilir. İkinci eğilim ise, sol liberal değişim ve “devletin demokratikleştirilmesi” çizgisidir. Bu eğilim, Prens Sabahattinlerin, A. Ağaoğluların güdük burjuva liberalizminden beslenen, 2. cumhuriyetçilikle yeni bir güç kazanan, fakat esas olarak sol'un ideolojik kırıma uğramış döneklerinin toplandığı ve örgütlediği sol liberal çizgidir. Toplumsal destek bakımından kendi başına bir ağırlık teşkil etmeyen bu eğilim, esas gücünü siyaseten örgütleyebilmektedir. Statüko ve darbe karşıtlığını ve bu doğrultuda burjuva değişim ve devletin demokratikleştirilmesi programıyla sol üzerinde ideolojik bir hegemonya kurmaya ve solu bu çizgiye yedeklemeye çalışmaktadır. AKP ile kurduğu tepki-destek ilişkisi, daha geniş perspektifte AKP destekçiliğine dönüşmüştür. Ergenekon tartışmalarında görüldüğü gibi sol'un ideolojik olarak kararsız ve reformist kesimleri, sol liberalizme kolayca yedeklenebilmektedir. Ezilenler, her iki burjuva eğilime yedeklenmeden faşist kontrgerilla rejimine ve sermaye oligarşisine karşı mücadelesini örgütleyecek dinamiklere sahiptir. Bunu örgütlemek için toplumsal adalet, eşitlik ve özgürlük mücadelesi yükseltilmelidir. Kontrgerilla rejimine ve kirli savaş suçlarına karşı yürütülecek mücadele, adalet ve özgürlük mücadelesinden bağımsız düşünülemez. Atılım gazetesinin 224. sayısında yayınlanan köşedir.
__________________ |
|||||||||||||
|
|
|
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Sezgin Tanrıkulu: ‘Kürtler Ergenekon’a tarafsız kalamaz’ | kelagerm | Makaleler | 0 | 07-22-2008 09:48 AM |
Sitemizde illegal içerikli konu/mesaj vermek
ve telif haklı eserlerin paylaşımı kesinlikle yasaktır!
Yazılanlardan dolayı oluşabilecek her türlü yasal sorumluluk yazan kullanıcılara
aittir.
Yinede sitemizde yasalara aykırı bir
durum görürseniz;
Lütfen,
hepsilegal@gmail.com 'a yada
İletişim'e
bildiriniz.
Mesajınız en kısa sürede incelenip, gereken müdahale yapılacaktır.