Sosyal bilimlerde yapılan tanımlamalarda daha çok soyut kavramlar kullanılır. Her ne kadar somut verilerden yararlanmaya çalışılsa da, bu da basit bir neden-sonuç ilişkisini aşamaz. Ortaya çıkan tanım ise yaratıcısının ide'sini yansıtan bir paradigmaya dönüşür. Bu sebeplerle yapılan tanım ne kadar toplumsal faydayı çıkış noktası olarak kabul ederse o kadar gerçeğe yakın olur. Yapılan tanımlar egemenlerin elinde, onların amaçlarına hizmet etmekten kurtulamaz. Ancak toplumsal faydayı amaç güden yapıların elinde ortaya çıkan tanımlar ise, hedef tüm insanlığın ortak çıkarı olduğu için, gerçeğe en yakın olanlarıdır. Günümüzün sistemi olan finans kapitalde tanımlamalar yapılırken, burjuvazinin çıkarları esastır. Psikoloji, sosyoloji, felsefe, tarih vb. gibi sosyal bilimlerde, bugün yazıcılarının elinde egemene hizmet etmekten kurtulamaz. Tarih nedir? Sorusuna cevap aranırken de bu esaslar gözardı edilmemelidir.
Tarih için şu tanımlar dikkat çekicidir. 'Tarih bir safsatalar bütünüdür.' Ya da 'yazıcısının amaçlarına hizmet eden, yalanlar toplamıdır.' Bu tanımlardan da anlaşılacağı üzere, tarih yazılırken egemenin çıkarları kıstas alınır. Bu bazen o kadar ileri boyutlarda ele alınır ki, halklar, diller, kimlikler yok sayılır, olmayan savaşlar kazanılır, kurt kutsanarak onun çocuğu olmak erdem sayılır. Aç yaşayan insanlara bütün artık değeri toplayan birisi, binlerce insanı doyuran bir kurtarıcı olarak tanıtılır. Yine bütün dünyaya hâkim olmak isteyen güçler, demokrasi havarisi olarak gösterilir. Ama unutulan bir gerçeklik vardır. O da yapılan sosyal tespitlerde, her ne kadar soyut kavramlar kullanılsa da gerçeklerin orda bir yerlerde olduğudur. Ve bunlar zamanı geldiğinde egemenlere rağmen ortaya çıkarlar. Bu yüzden yapılması gereken toplumsal faydayı esas alıp tanımlara gitmektir. Tarih kronolojik bir üslupla ele alınmalı ve olumsuzluklardan dersler çıkarıp, olumlu olanlar öne çıkarılmalıdır. Yoksa tarih bir bataklığa dönüşür ve sizi yutmaktan geri durmaz.
Tam da bu noktada Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un Diyarbakır çıkartmasında söylediklerini ele almak lazım. Sayın Genelkurmay Başkanı 25 yıldır süren ve on binlerce insanın yaşamına mal olan savaşın, ekonomik tedbirler, gerillaya katılımların engellenmesi ve tek bir PKK'li kalana kadar savaşa devam edilerek son bulacağını dile getirdi. Her nedense daha önceki 10 Genelkurmay Başkanı'ndan dinlediğimiz ve çözümü getirmeyen bu çözüm önerilerini Sayın Başbuğ'dan da daha öncede dinlemiştik. Sorunun PKK sorunu olmadığını, bir halkın doğuştan gelen en temel haklar sorunu olduğunu tarih bilimi ispatlamıştır. Bir insan dili, kimliği, kültürü ile vardır. Bu haklar kutsaldır. Empati kurulursa bir Türk vatandaşının da dil, kültür ve kimlik talebinin olacağı bilinmelidir. Yine çağdaş olan demokratik bir ülkede yaşamak da bir insanın en temel ihtiyacı ve talebidir. Gördüğüm bir olayla sorunun çözümünün Sayın Başbuğ'un gösterdiği yol olmadığını anlatmak istiyorum. Sayın Başbuğ'un da Türk büyükleri arasında gösterebileceği ve Türkler arasında bilge kral lakabı ile tanınan Sırp-Bosna Hersek savaşında Boşnaklara önderlik etmiş, 2003 yılında yaşamını yitiren Aliya İzzetbegoviç'in bir söylemine rastladım. Hem de savaşın sürdüğü 1992-1995 yılları arasındaki bir dönemde Ankara şehirlerarası otobüs terminalinde ülkücü gençlerin Boşnaklara destek olmak amacı ile açtıkları bir stantta. Aliya İzzetbegoviç imzası ile bir bezin üstünde şunlar yazıyordu. 'Tarihte özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi vermiş hiçbir halk yenilmemiştir.' Tarih soyut kavramları kullandığı kadar bu kadar çıplak ve gerçekçidir de. Bu nedenle Kürt sorununun çözümü savaşta ısrar ederek değil, barış içinde kardeşçe yaşamakta aranmalıdır.
Murat Çiftçi