|
|||||||
| Kayıt ol | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Bütün Forumları okunmuş kabul et |
|
|
#6 (permalink) | |||||||||||||
|
ÜRKÜLERİMİZİN ÖZELLİKLERİ VE NEDENLERİ
Bilindiği üzere ezgilerimiz ve türkülerimiz yakıldıkları yerin ve ortamın kimi özelliklerini taşırlar. Bu özellikler şu etkilerden doğmuş olabilir: a- Eğitim ve Ruhsal Etki : Her yöre insanı sözünü aynı açıklıkla veya çekinme duymadan söyleyemez. Örneğin; Doğu Karadeniz'deki. Boynundaki altının Ben verdim parasını... dizelerinde görülen başa kakmayı Urfa türkülerinde göremeyiz. Gene Karadeniz bölgesinin. Ha bu köyün içinin Acayip bekarı var .. sözlerini Diyarbakır'da bulamayız. Bağnazlığın az olduğu Doğu Karadeniz halkı sözünü sakınmadan söyler. Bu demek değildir ki öbür bölgelerimizde bağnazlık çoktur. Kesinlikle bu ithama yönelmiyoruz. Buna gerçekler engeldir. Ancak kimi dinsel etkiler, kimi medrese eğitimleri o bölgelerimiz halkının açık açık kimi konuşmalarını sakıncalı saymıştır. Tarihsel gelişim içerisinde o yörelerdeki dinsel olayların çokluğu bunun kanıtıdır. İşte Doğu Karadeniz'in ikliminden dolayı çok çabuk harekete geçen halkı, bunu öylesine kimliğini sindirmiştir ki aklına geleni hemen, ama hemen sormadan edemez. Bu soruşta bir içtenliğin, bir gerçeği aramanın görüntüsü vardır. Bir kabalığın yerine duru, temiz bir yüreğin soruşu vardır. Yoksa bir sanatçının durup dururken sevdiğine, Seni bana metettiler, Aslı var mıdır? diye saf saf sormasını hangi incelikle bağdaştırabiliriz? Bu sözler, her yerde aynı uyak, aynı hece ile de söylenmiyor. Karadeniz'de çok görülen yedi, ya da sekiz heceliler ve ''x a x a'' uyaklı dizilişliler öbür bölgelerimizde yok denecek kadar azdır. b- Ekonomik Etkiler: Yaylaya çıkış havaları çok az örnekler dışında Erzurum'da, Kars'ta yoktur. Kendileri yayladır çünkü. Oralarda yaylaya çıkılmaz. Durum böyle olunca Erzurum 'da gördüğümüz, Yaz gelende çıkam yayla başma, Kurban olam toprağına taşma, Zalim felek ağu kattı aşıma, türküsüne dikkatle yanaşmamız gerekecektir. Adana, Mersin yörelerinde görülen, Yayla yollarında göç katar katar, Eşinden ayrılmış bir palaz öter... türküsü ile Erzurum'un türküsünü bir terazinin eşit kefelerine koyamıyoruz. Mersin, Adana bölgesinde görülen türkü bir yaşam zorlamasının, bir iklim gereğinin sonucudur. Erzurum'daki ise bir romantik isteğin dile gelmesidir. Bunun gibi Kars yöremizde duyduğumuz, Suda balık yan gider, Açma yaram kan gider. türküsü ile Kırşehir yöremizde duyduğumuz, Suda balık oynuyor, Kanım sana kaynıyor. türküsündeki ''balık''ların balıkçılıkla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Sadece ikinci dizelere, yani, ''Açma yaram kan gider'' ve ''Kanım sana kaynıyor'' dizelerine bir uyak anahtarıdır. Oysaki Karadeniz bölgesindeki Rize-Ordu arası balıkçılık türküleri tümü ile bu iş kolunun etkisi ile yaratılmıştır. Düşünmek gerekir ki, Marmara, Ege ve Akdeniz bölgemizde de balıkçılık var. Oralarda niçin balıkçılık türküleri yok? Yanıt kolaydır; Oralarda balıkçılık üçüncü, dördüncü sınıf iş alanlarıdır. Bu nedenle halkın geçimine asıl etki eden iş alanlarının türküleri, balıkçılık türkülerinin doğmasına izin vermez. Türkülerimizi yapan etmenlerden en etkini kuşkusuz gurbettir. Özellikle Doğu Anadolu halkının geçimini sağlamak için bahar başlarında erkeğini gurbete göndermesi hem gerçektir, hem acıdır. Erkek, bir yaz başlangıcında çıkıp gider. Arkada kalanların yolları, beklemekten ve gözlemekten başka yapacakları yoktur. Bu arkadakiler, analardır, eşlerdir. çocuklardır. Hepsinin umudu ayrı ayrıdır. Mektup beklerler, para beklerler, erkeğin dönmesini beklerler. Mektup gelir ama umulan iyi haberler yoktur.Ya da mektup yerine konu komşunun dedikoduları gelir. Para az gelir. Yıllar geçer erkek dönmez. özetle kötü haberler bu gurbet olayında her zaman iyi haberlerin üstündedir. Ne yapar halkımız. Ananın dilinden, yarin dilinden türkülerini yapar. Eski ezgilerin üzerine yeni dörtlükler koyar ve esen yelle, uçan kuşla gurbete iletir. Şöyle ki, "Eğin kadın ve erkeğinin başta gurbet olmak üzere türlü nedenlerden duygulanarak söyledikleri uzun hava ezgisine Eğin ağzı denir. Beş ve dört dizeli olan bu kıtaların üçüncü dizelerinin çoğunlukla -Ela gözlerini sevdiğim ağam,- olarak söylenmesindendir ki elagözlü de denilmektedir.'' ''Eğin ağzı elagözlü'lere Eğin dışında tek ad verildiği halde merkez kasaba ve köylerinde söyleyişlerindeki ezgi ayrılığı nedeni ile Apcağa ağzı, Sandık ağzı, Tığman ağzı, Venk ağzı diye özel adlar da verilmektedir.'' ''Hangi ağızla söylenirse söylensin bu ağızlar geleneksel olarak bu ağızlarda iki elagözlü bir maya usulünden sapmama vardır.'' ''Fırat suyunun dünya kurulalı beri Munzur dağlarının binlerce metre yükseklikteki bu yöresini aşındıra aşındıra kale duvarlarına benzeyen Navril boğazı ile Gemirgap taşı boğazlarının kaç milyonlarca sene Fırat suyunun emeği olmasını ninelerimiz Hz. Hızır Aleyhisselam'ın bu boğazları kılıcı ile yararak yaptığı inancında idiler. Ne var ki bu yarma olayı Fırat suyunda bir kin oluşturmuş ve bu nedenle Fırat ka'lubeladan beri Eğine ve çevresine bir damla su bile vermemiştir.'' ''Eğinlinin gurbet merkezi İstanbul'dur. İstanbul'un fethi sonunda Sultan Fatih 'in isteği ile İstanbul'u ikinci vatan yapan Eğinliler büyük şehrin gerekli bazı yiyecek maddelerini tekellerine alarak her iki vatanlarında da iyi yaşantıyı sağlamışlardır. Ancak buharlı gemilerin icadından önce İstanbul'a aile getirmek padişahın fermanına bağlı olduğundan Eğin kadınları memleketlerinde kalırlar ancak erkekler İstanbul'da olurlardı. Bu gitmeye pek de gönüllü başlamayan delikanlı eşinden ayrılırken derdini elagözlü ve maya söyleyerek giderirdi, Gider oldum tedarikim görüldü, Gitme diye yar boynuma sarıldı. Bilmem neylemiştim hain feleğe, Niye beni nazlı yardan ayırdı? ''Yolcular, Eğin'den ayrılırken kurban kesilirdi. Bu adak ilerideki olacak tüm kötülükleri gidermek amacına yönelikti; Çekin kıratımı nalbant nallasın, Kesin kurbanımı kanı damlasın, Bir yiğit ki muradını almazsa Mendil alsın ölenedek ağlasın... ''İstanbul'a gidilmek için genellikle Fırat üzerindeki köprüden geçilmek zorunluluğu vardır. Ayrılık hayli hazin geçmiştir. Köprüyü geçince uzayan yokuşun ortasında Sultan Çeşmesi vardır. Bu çeşmeye ulaşan gurbetçi dönüp Eğin'e bir daha bakacaktır; Eğin köprüsünü geçtim o yana, Nazlı yarim damdan bakıyor bana. Taramış zülfünü dökmüş gerdana, Can gerek ki bu sevdaya dayana... Gelin de elbette giden erinin Sultan Çeşmesinden kendisi için dediklerini duyar gibi olup karşılık verecektir; Gediğe varmadan Sultan Çeşmesi, Nazlı yarmış evimizin neş'esi. Ela gözlerini sevdiğim ağam, Çok zor oldu senden ayrı düşmesi... Gelin, bu itirafla kalmayıp eşini götüren katırcıya da onu rahat ettirmesi için yalvaracaktır; Yine mi gurbete canımın içi, Dar mı geldi sana Eğin 'in içi? Sana yalvarıram ağa katırcı, Hoş götür ağamı, olursun hacı...'' "Aylar geçecektir. Haberler ke------. Meraklar çoktur, kuşkular çoktur; Akşam olur, güneş gider ay gelir, Ben ağlarım gözlerimden kan gelir. Herkesin ağası evli evinde Benim ağam hangi handa yan gelir?'' ''Eğin kadınlarına göre ağalarının bu gidişleri nin nedeni hain katırcılardır; Katırcı katırın kala miriye, Götürme ağamı döndür geriye. Kalem kaşlarına ela gözüne, Vermişim gönlümü almam geriye...'' ''Bu kadınlardan birinin Sultan Aziz'e başvuracak kadar acıyı içinde duyduğu da olmuştur; Bir mektup gönderdim Sultan Aziz'e, Okuttursun camilerde vaize, Ya İstanbul için ferman yollasın, Yahut da ağamı göndersin bize '' Yukarıda çok az bir bölümünü yansıttığımız bu gurbet türküleri salt Eğin'de görülmüyor. Hele hele ekonomik koşulların dağlık araziler nedeni ile çok güç olduğu yerlerde, Doğu Anadolu 'da, Toroslar da, Karadeniz'de bu gurbete gidişin ve geride bırakılan sıkıntıların bütün çıplaklığı türkülerinde belli olmak tadır. Ekonomik koşullar derken akla yalnız gurbet gelmemelidir. Halkımızın yüzyıllardan .beri belirli bir gelir olan aylık alanları, yöresel çiftçilikle uğraşanlara yeğlemesi de bu tür bir ekonomik zorlamadır; Ben varmam inekliye, Yoğurdu sinekliye. Mevlam nasip eylesin Omuzu tüfekliye... c- Tarihsel Etkiler: Bu etkiler, siyasi tarih kadar dinsel tarihle de ilgilidir. Örneğin; Erzincan 'da Alevi kesimin sevilen türkülerine Sünni kesim aynı içtenlikle yanaşmayabilir. Ya da Kars'ta Azeriler arasında var olan Köroğlu havalarına Terekeme'ler sahip çıkmayabilir. Torosların Kozanoğlu'suna Ordu'da, Ordu'nun Hekimoğlu'suna Maraş 'ta, Maraş'ın Karayılan'ına Van'da, Van'ın Ali Paşa'sına Burdur'da, Burdur'un Avşar Beyleri'ne Edirne'de v.b. rastlayamayız. Örnekler çoğaltılabilir. Seferberlik türkülerinin en acıklı örneklerini elbette ki düşmanın aldığı bölgelerimizde veya oğullarını uzak savaşlarda yitirmiş bölgelerimizde bulacağız. Hele hele kırk yıllık Rus boyunduruğu (1877-1918) bu türküleri çoğaltıp duracaktır. Bayburt'un, Bir yanım Ezirgan vermem Bayburd 'u, Yıkılsın düşmanın verane yurdu. Sağolası anam beni doğurdu, İşte böyle böyle hal deli gönül, İster ağla, ister gül deli gönül... Bir yaylığım vardı sırmadan telden, Bir çift yavrum vardı tomurcuk gülden, Nasıl ayrılayım bu tatlı elden? Seneler seneler kötü seneler, Gide de gelmeye kötü seneler... türküsü bu savaş sırasında giden bir babanın yakarışları değil midir? Bu türküyü hiç düşman görmemiş Nevşehir'de bulamayız. Gel gelelim oralarda da bireysel zulümlerin, feodal beylerin baskılarının yansımaları vardır . Halkımızın çok üzüldüğü günlerin ölümsüzleşmesi için çaba göstermesi sonucunda ortaya ''ağıtlar'' çıkar. Yukarıda andığımız bireysel zulümleri, feodal baskıların, kan davalarının sonucunda bu ağıtlar oluşur. Öyle her yasa kaçağına (kaçak, eşkıya) halkımız hor bakmıyor. Tersine en şiirsel ağıtları onlar için yakıyor; ''Bunlardan birincisi Gizzik Duran adına yakılmıştır. Bu adam, Çukurova'nın Feke ve Kozan bölgelerinde tanınmış bir eşkıya idi. Kurtuluş savaşı başlarında Fransızlara karşı savaşan çetelere katılmıştı. Fransızlar çekilip gittikten sonra, Gizzik Duran yeniden eşkıyalığa döndü. Evlerini basıp yağmaladığı düşmanlarının adamları onu pusuya düşürerek öldürdüler. Gizzik Duran'a yakılan ağıtın bendi karısının ağzındandır: Al-at nenni, Dor'-at nenni! Döşünün arası enni. ''Bana kurşun geçmez '' derdin. Niçin geldin ala kannı? Bu ağıtlar toplumumuzun halk tarihine ışık tutabilir. Halkımız ilk görünüşte öldürülen herkesin yanındadır. Kim olursa olsun ''iyi oldu ki öldürüldü.'' diye düşünemiyor. Sultan Aziz öldürülmüşse halk ilk anda onun yanındadır. Mithat Paşa'nın kendisine özgürlük verilmesi için çırpınmasının farkında bile değildir, Kılıcımı vurdum taşa, Taş yarıldı baştan başa Vezir olmuş Mithat Paşa, Uyan Sultan Aziz uyan, Gör ne hal olmuştur cihan Kapılarda siyah perde, Sen uğrattın beni derde. Ciğer parem nerelerde? Uyan Sultan Aziz uyan, Gör ne hal olmuşlar cihan. Ama aynı halk daha sonra belki de Taif'te boğdurulan özgürlük yiğiti Mithat Paşa'ya da ağıt yakacaktır. Yerel halk tarihleri, yörelerdeki kahramanların genel (efe, dadaş, uşak, ağa v.b.) ve özel adlarıyla bu türkülerden saptanabilir. Türkülerin göç yolları bu taşıyıcı meçhul sanatçının yoluna göre değişiyor. Bir bakıyoruz ki Bolu Mudurnu'da görülen bir bezek, Şu askerlik şimdi de büktü belimi, biçiminde karşımıza çıkıyor. Aynı bezek Azerbaycan'da, Bu gurbettik indi gırdı belimi. oluyor. Diyarbakır' da, Vay bu Fırat şimdi kırdı belimi. diye boy gösteriyor. Bu bezeklerin sayısı örneklerimizin çok çok üstünde. Kesin olarak da ''bezeği bir meçhul sanatçı taşımıştır.'' demiyoruz. Halkımızın kalıplaşmış deyimleri (bel bükmek gibi) benzer olaylar karşısında ortaya çıkarmasından da doğmuş olabiliyorlar. Bu kalıplaşmış deyimler kimi zaman bir türkünün bir dizesini çeşitli yörelerde oluşturuyor, söz gelimi, Aşık Ali İzzet 'ten derlenen, Yürü bre Çiçek Dağı, türküsündeki bu dizeyi Avşarlarda, Yürü bre sarı çiçek, Pir Sultan Abdal'da, Yürü bre Hızır Paşa, v.b. biçimlerine girmiş olarak görüyoruz. Kimi zaman bu dizeler artacak, belki dörtlükler biçimine bile girecektir. Halk tarihine ışık tutması kesin olacak olan bu türkülerin süresi geçmeden ele alınması ve araştırılması gerekmektedir. Belki bir kısım yöresel önderleri biliyoruz ama bilemediklerimizi ne yapacağız. Bir örnek vermek gerekirse, Ilgıt ılgıt esen seher yelleri, Yazıcı'ya bildir halimiz durna. Biz de yer eyledik çamlı belleri, Daim dörtbudaktır dalımız durnu. samah türküsündeki Yazıcı kimdir. Halkın turnalarla kendisine selam göndermesinden belli ki olumlu bir kişi. İşte örnekleri sayısız olan bu kişilerin araştırılıp halk tarihinde yerlerine oturtulması kuşku yok ki doğru bir davranış olacaktır. d- Uslu Yöre Sanatçılarının Etkisi: Kimi bölgelerimizde yetişen bir kısmı bilinen, bir kısmı yitip gitmiş sanatçılar vardır. Bunlar, yeteneklerinin, zekalarının ve ustalıklarının sonucu o yöre insanının güzel sanat önderi olurlar. Türk halkını tümünün (hangi inançtan olursa olsun) gerçek sanatçıya verdiği önem, gösterdiği saygı bu anda hemen ortaya çıkar. O, usta sanatçıların etkisine girer. Diyelim ki Yozgat-Akdağmadeni yöresinde filizlenmiş bir sanatçı ''Sürmelim'' türküsünü yapmıştır. Çok üstün bir sunuşla da o yörede türküsünü sevdirmiştir. İkinci bir ''Sürmelim'' türküsünün ortaya çıkması pek uzun sürmez. Bir başka sanatçı da o ustanın izinden gidecek ''Sürmeli''ler çoğalacaktır. Bursu Güvendeler'i, Cezayir'leri, Afyon Ümmü'leri, Batı Torosların Avşar Beyler'i. Zotlatmalar'ı hep böyle doğacaktır. Bir zamanlar, Cumhuriyetten önce yörelerdeki beyler yanlarında bu sanatçıları barındırırlardı. Eski Türk geleneklerinin etkisi ile bu beylere Alişan Bey denirdi. Bu beyler nereye gitseler o sanatçıları da yanlarında gezdirirlerdi. Bey konaklarının şiirimize ve müziğimize yaptığı katkılar kesinlikle yadsınamaz. Bunlar doğaldır ki olumlu ve olumsuz diye sınıflanabilir. Bu sonuçta beyin müzik ve şiir anlayışının rolü büyüktür. Bey şiire ve müziğe ilgi duyuyorsa başka yerlerde de söylediğimiz gibi konağı uzun kış gecelerinde, Ramazan gecelerinde bu tür şölenlerle bezeniyor. Acaba Bolulu Dertli'nin (M. 1772-1845) üzerinde koruyucusu Alişan Bey'in hiç mi etkinliği olmadı. Karslı Tüccari (ölm. M. 1830 ? ) ağası Abo Ağa olmasaydı Eşref Bey destanını yazabilir miydi? Çukurova beylerinin, Murat kıyısı beylerinin bu din kaygısından uzak şiir ve müzik üzerindeki olumlu çabalarını nasıl görmezlikten geliriz? Bu savlarımızın tersi de var. Diyelim ki Nakşibendi tarikatına girmiş bir beyin konağında saza ve raksa olanak tanınamaz. Çünkü bu tarikatın kimi yerlerdeki uygulanmasında saz ve şiir yasaktır . Türküler bu biçimde kullanıldıkları ve yakıldıkları ortama göre de nitelik kazanıyorlar. Ebetteki ağa konağında sergilemek için türküsünü yapan sanatçı konusunu çobanlardan seçmeyecektir. Belki gülden veya bülbülden seçecektir. Bu bülbül bir kıyaslamaya araç olsun diye de seçilebilir , Ne çemen, ne saye-i gül, Ne buhur, ne buy-i sümbül. Bunu vasfın etme bülbül, Ben esir kakül-i yare, Can kurban o şivekare... Bu türküde görüldüğü gibi halk dilinden olmayan saye, buy, şivekar gibi yabancı sözcükler ve tamlamalar var. Ezgi ise on ses aralığı ile yapılmış. Bu türkü incelemeye alınırsa şu sonuçları bulabiliriz; 1- Türkünün sözleri öğrenimli birisinden çıkmış. Bu kişi, gül ve bülbül motifini bilen, Arap ve Fars dillerine yakın birisidir. 2- Yapımcı Türk sanat müziğini bilmektedir. Halk müziğine bu etki ile yaklaşmıştır. Bunun gibi sayısız örnekler verebiliriz. Şimdi gül bülbül var diye bu türküyü doğa türküsü sayabilir miyiz? Bunun gibi ''Koyun gelir yata yata'' türküsünü de ağa konağı türküsü sayamayız. Bildiğimiz gibi halk şiirimizde medrese ve tekke etkisinde kalaı1 ufak çapta şiirler de görülmektedir. Buna benzer durum halk müziğimizde de vardır. Bugün adını saygı ile andığımız Dertli'nin, Ok gibi hüblar beni yaydan yabana attılar, Bilmediler kadrimi ehven bahaya sattılar. dizeleriyle başlayan Muhayyer divanının hem şarkı hem türkü olarak okunmasının nedeni de her iki müziğin ve deyişin özelliklerini taşımasıdır. Eğer bir sanat ürünü oluştuğu ortamın kişiliğini taşıyorsa bu başarıdır ürün, o ortamın aynasıdır. Düşük sanat. ürününü arayışı kıt toplumlar çıkarır. Bir sanatçı yetiştiği ortamın kültürünü yansıtır. Bizim tekke kültürümüz bir bakıma yarı kent, yarı kırsal kesim kültürüdür. Bu tür yerlerin sanatçıları bu nedenlerle iki kesimin ortasında ürünler verirler. Söz gelimi; çok güzel bağlama çalan Dertli, bu saz eşliğinde yabancı sözcük ve tamlamalarla, kimi zaman şarkı gidişiyle, kimi zaman türkü gidişiyle yapıtlar verir. Yukarıdaki örnek bu tür ürünlerindendir. Bir başka anlatımla tekkelerde yetişip de Kızılbaş o!an Dertli ile köylerde anasından doğduğunda Kızılbaş olan Pir Sultan Abdal, Kerbela olayına eş duygularla yaklaşırlar ama biri, Kendimi Hüseyn yolundu şöyle kurban eyledim, Gerden-i mecruhumu kestim kızıl kan eyledim. gibi ağdalı sözlerle acısını anlatırken (Dertli), öbürü konuya daha açık ve yalın yanaşacaktır. Pir Sultan Abdal'ım kollarım bağlı, Yezid'in elinden ciğerim dağlı. Muhammed torunu, Ali'nin oğlu, Dedesinden imdat uman Hüseyin... Her ikisinin de Hüseyin'e karşı sevgileri aynıdır. Ancak onu dile getirmeleri ayrıdır. Bu anlatım, müzikte de böyle olacaktır. Birisi salt türkü olup halk ezgisi ile söylenecektir. öbüründe ise tekkelerin sanat. müziği ağırlığını göreceğiz. İşte sanatçı ile onu yetiştiren ortam arasındaki bu karşılıklı etkileşim en çok bizim alanımızda görülmektedir. Toplumun içinde bulunduğu koşullar söylene söylene, yorumlana yorumlana günün birinde en belirgin sözlerle bir anlatıma ulaşıyor. Bu sözlerin altında sanatçının imzası vardır. Sonradan toplum sahip çıktığı bu deyişlere eklemeler yapıyor, övüyor, yeriyor, alkışlıyor veya eleştiriyor. Yerdiklerine yeni yollar gösteriyor. Doğruya yöneltiyor. Sanatçı ise toplumun duygusunu özetle anlatıyor. Öyküler, olaylar yollara düşüp yeni iklimlere ulaşıyor. Her gittiği yerde yeni özelliklere kavuşuyor. Bir türkü gittiği yer sayısınca dal (varyant, başkantı, solak, çeşitleme) kazanıyor. Kimi zamanda o türkü koşutunda yeni türküler oluyor. Bir örnek verelim; Kars Terekemelerinden olup Ruslarla yapılan 93 (1877) savaşına katılan bir Mehrali (Mühür Ali) Beğ var. Gönüllüler alayı komut.anı olup binbaşı rütbesinde bulunan bu Mehrali Beğ, tam bir yurtsever. Neredeyse Köroğlu ile bir tutulan, veya ikinci Köroğlu sayılan bu yiğit, sonradan Sivas' çekilip 40. Hamidiye Süvari Alayını kuruyor. Daha sonra da Yemen'e gönderilen bu Mehrali Beğ. Arap isyanını bastırırken ölüyor. Şimdi Kars halkının yaptığına bakalım. Hemen sanatçısı Sadık ortaya çıkıyor. Bütün Terekemelerin ortak duygusu olarak Mehrali Beğ ağıtını yakıyor, Sadık'ın feleğe meydanı kaldı, Vatanında O'nun hicranı kaldı, İkinci Köroğlu destanı kaldı, Söylenir dillerde Merdi Mehrali... Belli ki bu türkü Kars'ta sıkışıp kalmıyor. Çok zaman geçmeden Hınıs'ta bir Mehrali Beğ ağıtı duyuluyor , Yiğit gitti yeri kaldı, Kıratın eğeri kaldı, Sona Hanım geri kaldı. Havar le le Mehrali Beğ, Yiğit olan böyle olur, Rahmet ola Mehrali Beğ... Sivas'ta kendisini tanıyanlar da boş durmuyorlar. Bir ağıt da oradan duyuluyor, Yemene de Mehrali Beğ Yemene, Çadırları kurdu m'ola çimene? Bir ara da bu döner ayaklan ayrı bir ezgi ile ayrı ana bentlerle Kırşehir' de göreceğiz. Şimdi; bu Mehrali Beğ, bir din ulusu değildir ki müritlerinin sözleri ile ilden ile yayılsın. Bir Karacaoğlan değildir ki deyişlerinin sırtında dolaşıp dursun. O, bir aşiretin beğidir, bir ulusun kahramanıdır. Küçük çapta bir Köroğlu destanı ile karşı karşıyayız. Belki de yanında taşıdığı meçhul sanatçılar onun öykülerini ölümsüzleştirmişlerdir. Mehrali Beğ öyküsüne ilişkin bütün örnekler kendi yörelerinin ezgi ve tavır özelliklerini taşımaktadırlar. Kars'ta aşık tavrı ile ''Derbeder'' adıyla, Hınıs'ta 6/8'lik bir ölçü ile ve Hüseyni dizisi ile, Sivas'ta gene Hüseyni ile uzun hava olarak, Orta Anadolu' da ise 4/4'lük ağır bir ölçü ile okunmaktadır. Nejat Birdoğan
__________________ |
|||||||||||||
|
|
|
|
|
#7 (permalink) | |||||||||||
|
TÜRK HALK ÇALGILARI
Geçmişten bugüne kadar, ta Çin ortalarından Macaristan ovalarına kadar uzanan bir alanda, binlerce yıl hayatını sürdüren Türk toplumunun, müzik ihtiyacını gidermek için kullandığı, çeşitli karakterde bir çok çalgısı olması tabiidir. Anadolu’da bugün ve yakın zamana kadar kullanılmakta olan çalgıları, yapacağımız listenin daima eksik olacağını unutmamak şartıyla, şöyle sıralayabiliriz: a) Telli Çalgılar: I. Telli-tezeneli (tezene veya parmakla çalınan) çalgılar. 1. Meydan, divan sazları 2. Bağlama, bozuk, tambura, çöğür. 3. Cura, bulgarı, 4. Tar, v.b. II. Telli - yaylı çalgılar: 1. Kopuz ıklığ, 2. Kabak, Rebab (rubbaba), eğit, 3. Karadeniz kemençesi, İstanbul kemençesi v.b. b) Nefesli Çalgılar: 1. Zurna 2. Kaval (dilli, dilsiz), 3. Düdük (dilli, dilsiz), 4. Çığırtma (çırıtma) 5. Sipsi, 6. Çifte, tulum-çifte. 7. Mey, balaban. c) Vurmalı Çalgılar: 1. Davul (nağara), koltuk davulu, 2. Tef, kudüm (daire), 3. Darbuka (deplike, dümbelek, dümbek, küp) 4. Zilli maşa, çarpara, parmak zilleri, kaşık v.b. Meydan sazı telli çalgılar ailesinin en büyüğüdür. Yanık bir sesi vardır. Gayet sade çalınır. Tok ve mil iniltili bir ses verilir. Bu saz Anadolu’da artık gözdeliğini yetirmiştir. Üçerli, dört grup (on iki) teli vardır. Divan sazı, meydan sazı görünümünde, biraz küçük üçerli üç gurup teli olan, olgun ve dokunaklı ses veren bir sazdır. Bugün meydan sazının yerini almıştır.1 Bağlama: Halkımızın en çok sevdiği ve elinde bulundurduğu en yaygın çalgıdır, Uzun saplı, ikişerden üç gurup tellidir. Eski bir Türk çalgısı olan, bugün Altay Türkleri arasında yay’la çalınan çeşidi h kullanılan kopuz adlı sazdan türediği biliniyor. Kolca kopuz denilen saz da kopuzun daha uzun saplısı imiş. XV. yüzyıl dan itibaren Türkçe’den bozulma adlarıyla batıda da uzun müddet kullanılmış. Bağlamanın kendine has bir de ses düzeni (akort’u) vardır ki, buna bağlama düzeni denilir. Alt teli sesini la kabul orta tel dört ses pes mi üst tel beş ses re seslerine akort edilir.2 Bozuk: Yine bu aileden 80 - 90 cm. boyunda üçerden üç gurup telli bir sazdır. Açık ve berrak bir sesi vardır. Tambura: Boyca Bozuk kadar olup ikişerden üç gurup teli vardır, Akordu da bozuk sazının akordu gibidir. Yalnız perde bağı bozuğunkinden fazladır (20-22). Tambur gibi çalınmakla beraber, tezene tutan parmaklardan gayrı parmaklarla bütün tellere vurulup ritm tutularak çalındığı görülür. Çöğür: Belli bir sazın adı değil. Yurdun çeşitli yerlerinde, çeşitli sazlara çöğür denildiği görülmektedir. Güneyde (Adana, Mersin, Gaziantep, Urfa, Diyarbakır) bozuk’a, on iki telli aşık sazlarına çöğür deniliyor.3 Cura: Bu ailenin 50-70 cm. boyunda olanıdır. Üzerinde 7-16 perde bulunur. Bağlama veya bozuk düzenlerine akort edilebilir. Burdur yöresinde bağlama düzeniyle akort edilmiş curaların tezene yerine parmakla çaldığını görürüz. Bulgarı: Güney ve güneybatı Anadolu ile Kayseri yöresinde görülen curaya yakın bir saz. <<Eski Volga boylarında yerleşip Müslümanlığı da kabul etmiş olan bulgar isimli Türk boyundan bazı oymaklar, Kars yoluyla Anadolu’ya inerek Toros’lara komşu bazı yaylalarda konup göçer olmuşlardır. Bulgarı sazının onlardan kalmış olduğu şüphesizdir.>>4 Doğu Anadolu ve Azerbaycan’da çalınan bir başka halk sazı da Tar’dır. Göğsü diğer telli sazlarda olduğu gibi ahşap olmayıp deriyle kaplıdır. İkişerden üç gurup teli vardır. Bunlardan başka çalınan ezginin kalın ve güçlü perdelerine akortlanan dem telleri vardır. Tezene ile tambur tarzına yakın bir tarzda çalınır. İlk çağ medeniyetleri yaylı saz kullanmamışlardır. Yaylı saz Asya’dan Selçuklular vasıtasıyla Anadolu’ya, oradan da Avrupa’ya geçmiştir. Yaylı sazlarımızın en eskisi kopuz’dur (yaylı kopuz). Iklığ adı verilen bir yaylı sazın geçen yüzyıla kadar doğu Türkleri tarafından kullanıldığı söylenmekte Sazın, yarım Hindistan cevizinin kesik yüzüne gerilmiş bir deri ve üst tarafına takılmış bir kol ile alt tarafına takılmış bir ayaktan ibaret olduğu bildiriliyor.5 Yaylı kopuzun özel bir ismi olabileceği söylenmektedir. Kabak: Gövdesi kabak veya hindistan cevizi, göğsü deri, iki veya üç telli olan bir halk çalgısıdır. Güneydoğu konar-göçerleri aynı saza rubbaba (Rebab) diyorlar. Toroslar’da güney Türkmenleri arasında yaygın olan diğer bir yaylı çalgı da eğit’tir. Kemençe: Orta ve doğu Karadeniz sahilinde yaygın olan yaylı halk çalgısıdır. Üç veya dört telli olur. İstanbul kemençesi armudi şekliyle Karadeniz kemençesinden ayrılır. Bu sazda tellerin yan taraflarına tırnak yüzeyi ile basılır. Nefesli sazlarımızdan en yaygını zurnadır. Kaba, orta ve cura olmak üzere üç boy zurna vardır. Kaval, tek veya birbirine geçen üç parçadan meydana gelen 60-70 cm. uzunluğunda bir nefesli halk çalgısıdır. Dilli veya dilsiz olabilir. Düdük ise 25-30 em. boyunda dilli veya dilsiz olabilen bir çalgıdır. Çığırtma, (çırıtma), Elazığ yöresinin yakın zamana kadar yaygın bir sazı idi. Kartalın kanat kemiğinden yapılan bu sazın boyu 25 ile 26 cm. kadardır. Ege ve Güneybatı Anadolu’nun yaygın bir halk çalgısı da sipsi’dir. Sipsi, 17-18 cm. boyunda kesilmiş bir su kamışı ile ağzına takılan cuk cuktan ibarettir. Çifte, çığırtma gibi kartalın kanat kemiğinden veya sipsi gibi su kamışından iki borunun birbirine bağlanması ve ağız kısmına bir cuk cuk’un (Sipsi’nin) takılmasıyla meydana getirilmiş bir çalgıdır. Ayrıca çiftede olduğu gibi içinde iki ayrı kanal olan ahşap’tan yapılanı da vardır. Burada bir dizi delikleri bulunan kısım- la asil ezgi çalınırken diğer tarafla da ezgiye dem tutulur. Tulum-zurna, doğu Karadeniz’in dağlık bölgelerinde çalınan bir çalgıdır. Delinmeden ve bozulmadan çıkarılmış bir koç tulumunun boyun kısmı tıkanır, kollardan birine bir ağızlık diğerine de bir çifte (nefesli halk sazı) takılır. Buradaki çiftenin tuluma göre özel bir yapısı vardır. Mey, Doğu Anadolu illerimizin (Artvin, Erzurum, Kars, Ağrı, Bayburt v.b.) karakteristik sazıdır. Dilsiz düdüğe benzer. Bir gövde ve ağız tarafına takılan ses çıkarıcı yassı kamış ağızlıktan ibarettir. Sesi mat ve hafiftir. Bu özelliği ile küçük ve kapalı yerlerde zurnanın yerini alır. Hazer doğusu Türkmenleri, Azerbaycan ve Türkistan Müslümanları arasında yaygın olan bir başka saz da ba1n Balaban, mey’den daha uzun olup ona göre daha kaba seslidir. Vurmalı sazlarımızın başında gür sesiyle davul gelir. Kaynağı Orta Asya olup Selçuk Türkleriyle Anadolu’ya gelmiş, Osmanlılardan da Avrupa’ya geçmiştir. Davulun ölçüleri çeşitli yörelere göre değişiktir. 25- 30 cm.’den 75-80 cin, kadar değişir. Büyük davulların tokmak ve çomak (Metçik) denilen araçlarla çalınmasına karşılık, Kars yöresinde görülen küçük davullar koltuk altına alınarak parmaklarla çalınır. 5-10 cm. eninde 30-40 cm. çapında bir kasnağın tek tarafına gerilmiş deri ve kasnak üzerinde takılmış çifter zilden oluşan bir başka vurmalı çalgımız da tef’tir. Tef’in daha geniş ve zilsizine Anadolu’da kudüm denir ki, bu da dini müziğimizde yeri olan daireden başka bir çalgı değildir. Anadolu’nun çeşitli yörelerinde darbuka, deplike, dümbelek, dümbek, küp diye adlandırılan bildiğimiz çalgı, madeni veya toprak olabilir. Zilli maşa, iki, üç kollu bir maşa ve uçlarına takılı zillerden ibarettir. Bir elle tutulup, diğer elin baş parmağı ile diğer parmakları arasına vurularak çalınır. Çarpara, şimşirden kesilmiş kaşık büyüklüğündeki dört tahta parçasından ibarettir. Bunlar birbirine iple veya menteşeyle bağlıdır. Zilli maşa gibi çalınır. Mehmet Özbek
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
|
|
#8 (permalink) | |||||||||||
|
HALK ŞAİRİ VE SAZ ŞAİRİ KAVRAMLARI
HALK ŞAİRİ Halk şairi kavramını anlayabilmek için, öncelikle bugün artık belirgin çerçevesini yitirmiş halk kavramının tarihsel, anlamına eğilmek gerektiği ortaya çıkar. Henüz işbölümü gelişmemiş olsa da, ilk çağlarda halk, yöneten hakim zümrenin dışında kalan geniş kesimlerdir. Hükümdar ya da padişahı Tanrının yeryüzündeki vekili, olarak algılayan bu toplumlarda, yöneten yani hükümdar çoban, halk da onun sürüsü durumundadır. Genel hatlarıyla bu çerçevede algılayabileceğimiz halk kavramı, özellikle Türklerin Müslümanlığı kabul, ettikleri çağlara değin uzanır gelir. Türklerin Müslümanlığı kabul etmeleri ve devlet sınırlarını genişletmeleriyle başlayan idari teşkilatlanma içerisinde, iş bölümü, üretim ve paylaşım yöntemlerinin değişip gelişmesiyle tabakalaşma ve sınıflaşma da kendisini göstermeye başlamıştır. Her ne kadar İslam ile tanışmanın ilk yüzyıllarında henüz bu sınıflaşma belirgin hatlarına kavuşmamışsa da, bu yöndeki değişimlerin tarihselliğini XI. yüzyıldan itibaren görmek olasıdır. "XV. Yüzyılda, Türk illerinde birbirinden ayrı, ama birbirine eş iki uygarlık merkezinin parlayıp yükseldiği görülür. Bunlardan biri Türkistan'da Horasan'ın merkezi olan Herat, öteki de Fatih'in yeniden kurduğu İstanbul'dur. Herat'ta, görkemli sarayları camileri, medreseleri, tekkeleri, türbeleri, zaviyeleri, imaretleri, kervansarayları, hanları ve hamamlarıyla, Türk-İslam mimarisi en parlak devrine ulaşmış; Türk edebiyatı, Fars edebiyatı yanında kişiliğini kazanmaya başlamış, ticaret gelişmiş, Büyükşehirlerde kapalı çarşılar bedestenler kurularak alışveriş artmış, Türk el sanatları inceliği ve güzelliğiyle her yerde aranılır bir değer kazanmıştır. Herat merkezi, XV. yüzyılın ikinci yarısında Hüseyin Baykara-Nevai devrinde olgunluk çağına eriştikten sonra, önce Nevai nin sonrada Sultanın ölümüyle sönmeye yüz tutar. Fatih'in kurduğu İstanbul merkezi ise, Kanuni devri olgunlaşarak en parlak devrine erişir. Medrese, Fatih külliyelerinden sonra Süleymaniye külliyeleriyle çağın en yüksek Üniversitesi haline gelir. Bilim aleminde ünlü kişiler yetişir. Tarikatların toplandığı tekkelerde halkın sevgisini kazanmış büyük şeyhlerin ''post-nişin'' olduğu görülür. ''Ulema-i rüsum'' ile ''arifler'' kendi yerlerini alırlar. Ordu, iklimleri aşarak, Türk topraklarına yeni ülkeler katar. Devlet örgütleri genişler. Türk edebiyatı, divanları, hamseleri; tarihleri, tezkireleri ve şeh-engiz gibi yerli türleriyle kişiliğini bulur. Ticaret hayatı genişler. Türlü meslekler, esnaf loncalarıyla sıkı örgütlere bağlanır. Her yer genlik ve bolluk içindedir. Böylece iş bölümü meydana gelmiş, toplumsal sınıflar kesinlikle belirmiş, tabakalara ayrılmıştır. Her çevre kendi karakterine uygun, kendi hayatını yaşamaktadır. İşleri, kazançları ve yaşama düzeyleri birbirinden ayrı olan bu sınıflarla, her sınıftaki tabakaları şöyle sıralayabiliriz: 1. Müderrisi, muidi; mülazımı, kadısı, imamı, müezzini, kayyumu, hocası ve kalfası ile her dereceden bilim ve din adamları; 2. Şeyhi ve dervişiyle tarikatları temsil edenler; 3. Devlet hizmetlerinde görevli büyük küçük memurlar ve kendi kendilerini yetiştirmiş aydınlar; 4.Türlü sınıftan asker ocaklarında yaşayan kara ve deniz erleriyle subaylar; 5. Tüccar, büyük esnaf, küçük esnaf, satıcı, gezici, aylıkçı ve gündelikçisiyle iş aleminde yer alanlar; 6. İşleri güçleri olmayıp şehirlerde başkalarının sırtından geçinen serseri ve ayak takımı; dinle ve bilimle hiçbir ilgileri olmadığı halde, halkın din ve bilim adamlarına gösterdiği saygıdan yararlanmak üzere, derviş ya da hoca kılığına girip, başında ince bir tülbent, sırtında eski bir cübbe; köy köy dolaşan asalaklar; 7. Köylerde toprak ve hayvanla uğraşıp ürün yetiştiren tarımcılar, ağalar, köylüler, yancılar, ırgatlar. Toplumsal işbölümü böylece ayrılmış olmakla birlikte, sarayla çevresi (yüksek aşamalara erişenler) dışındaki bütün bu sınıflarda yer alanlar, işleri ve yaşama düzeyleri ne olursa olsun, aynı ''kader birliği'' içindedirler. Taşralarda derebeyleri ve merkezi temsil eden paşalarla merkeze karşı ayaklanmış olanlar, başkentteki imtiyazlı sınıfın ve devletlilerin rolündedirler. Agah Sırrı Levend'in vurgulamalarından da çıkarılabileceği üzere, halk kavramı toplumsal sınıfların belirginleşmesiyle ortaya çıkıyor. İslamiyet'le birlikte saray çevresinde oluşturulan Acem ve Arap düşünürlerden oluşmuş ''ulema'' ile de derinleşen kültürel farklılık özellikle dil gibi iletişimin vazgeçilmez unsuru üzerinde, düğümlenince zevkleri ve yaşayışları zaten farklı olan; kaba çizgileriyle de saray ve halk gibi iki toplumsal tabakayı bir başka deyişle sınıfı da birebirinden uzak enderun da yetişmiş ''havas'' ın dışında kalan geniş kesimleri içermektedir. Yaşam biçimi sade, süsten uzak, konuşma dili herkesin kolaylıkla anlayabileceği temiz bir Türkçe olan kesimlerdir. Halk şiiri, toplumsal işbölümünde üretici sınıtları, bizi bugün ulusal nitelikler dediğimiz tarihsel uzantıda kimliğimizin renklerini oluşturan dili temiz Türkçe, yaşamı saray ve onu çevreleyen kültürel/düşünsel dünyanın dışında kalan kesimlerin heceyle söyledikleri, içerisinde sahibi belli olanlar da bulunan ya da söyleyeni hiç belli olmayan edebi ürünlerdir. Bu bakımdan, örneğin ilk söyleyeni bilinemeyen herhangi bir türkü, ya da mani de halk şiirinin içerisindedir, söyleyeni belli olan; örneğin, Köroğlu'na, Karacaoğlan'a, Pir Sultan'a ait bir parçada halk şiirinin içerisinde düşünülmelidir. Bu genel çerçeve içerisinde ise, değişik sınıflamalar yapmak kuşkusuz mümkündür, öyle de yapılmaktadır. SAZ ŞİİRİ Saz şairi kavramına gelince, kavramdan da anlaşılacağı üzere, sazla, yani şiiri icra etme de kullanılan aletle birlikte şiiri sıfatlandırma söz konusudur. Başlangıçta kopuz, kullanan halk şairlerinin, kullandıkları bu aletin gider "çöğür'' ve "saz'' adlarıyla anılmasıyla da "saz şairi" deyimi yerleşmeye başlamıştır. Kuşkusuz burada asıl belirleyici olan, şiirin niteliğidir. Birbirine zincirleme bir Şekilde geçmiş olan halk edebiyatı ürünlerinin genel nitelikler dışında, ince ayrıntılarla ayrılmaları olasılığı güçtür. Bu bakımdandır ki, 'halk şiiri kavramıyla aşık, şiiri kavramını aynı anlamda kullananlar da olmuştur, ayırmaya çalışıp da bunun belirgin niteliklerini vurgulayamayanlar da. Böyle olunca, saz şiiri ile aşık şiirini de birbirinden ayırt etmenin olanağı görülmemektedir. Pertev Naili Boratav, halk şairlerini değerlendirirken sazın önemini şöyle belirtiyor: "Halk şairleri ekseriyet itibariyle saz çalan ve şiirlerini sazla söyleyen şairlerdir. Bunların eserleri başka birisi tarafından da naklolunurken yine sazın refakatiyle terennüm olunması teamüldendir; her şiirlerini terennüm ettiği gibi diğer geçmiş veya halen yaşayan halk şairlerinin eserlerini de sazıyla okur. Son devirlerde bazı şairler, saz çalmadıkları halde aşık tarzında şiirler yazıp söylemişlerdir. Fakat bunları, aşık tarzını taklit eden, hece vezniyle manzumeler meydana getiren şairler telekki etmek daha doğru olur. Saz, halk şairlerinin -hangi kategoriden olursa olsun- mümeyyiz vasfıdır." SAZ ŞİİRİ AŞIK ŞİİRİ Genel anlamda olguya eğildiğimizde, halk şiiri içerisinde tanım bulan saz şiiri İle ortaya çıkarmak oldukça güçleşmektedir. Bu güçlük, kimi kere saz bir kümede tutarak aşılmaya çalışılmışsa da sonuçta ''aşık'' ile ''saz şairini" aynı anlamda kullanma biçiminde yaygınlaşmış anlamdaş sözcüklerdir. Örneğin Köprülü: " Aşık halk arasında umumiyetle saz şairlerin, verilen bir İsimdir. Yine halk arasında dolaşan bir çok menkıbeler maddi ve cismani Aşk'tan manevi ve ruhani aşk derecesine yükseldiklerini, saz çalıp söylemeyi ve ilahi vasıtalarla -yani ya bir mürşid'in , pir'in yahut Hızır Peygamber'in rüyada, veya hakikatte tecellisi ile- öğrendiklerini anlatır." Yine Köprülü, "Aşık Tarzı Ne Demektir?", sorusuna ''Aşık edebiyatı dediğimiz zaman, sadece XVI.-XX., hatta XVII.-XX. asırlar esnasında, Anadolu'da yetişen ve oldukça mebzul eserleri ve edebi ananeleri zamanımıza kadar devam edip gelen saz şairlerine mahsus şiir tarzını kastetmekteyiz." demektedir. Pertev Naili Boratav'da aşıkların yetiştikleri ortam ve konumlarını değerlendirirken şöyle vurguluyor: "Bu sanatçılar, yaratmak sanatını yürütmek için en iyi ortamı köylük yerlerde, klasik edebiyatın az etkilediği küçük kentlerde, göçebe ya da yarı göçebe topluluklarda bulmuşlardır. Büyük kültür merkezlerinde, öykünmek istedikleri klasik, edebiyata çokça, ilgi göstermişler, kendi sanatlarının, ıralarını koruyamamışlardır. Aşıkların doğal ortamlarından biri, asker ocağı olmuştur: İstanbul'da Yeniçeri Ortalarında, sınır garnizonlarında, Cezayir, Tunus, Arabistan, Kırım gibi, Osmanlı egemenliğindeki uzak ülkelerin askeri üslerinde, aşıkların temsil ettiği bir edebiyat yaratılmıştır; bu aşıklar geleneğin temel ıralarını korudukları gibi, içinde yaşadıkları ortamın, tanığı oldukları olayların, özelliklerini yaratılarına katmışlardır." Kuşkusuz uzun bir tarih dilimine yayılan bu geleneğin, sağlam ve diri bir şekilde bugüne kadar gelmesinde, geleneği sağlayan unsurlar etkilidir. Yüzyıllardan bu yana devam ede gelen geleneksel şiirimizde sürekliliği sağlayan unsurları Prof. Dr. Umay Günay şöyle özetlemekte: "1-Nazım öğeleri: Hece vezni, nazım birimi olarak dörtlükler. Türk Halk Edebiyatının temel iki nazım şekli olan koşma ve mani dörtlüklerine dayalı çeşitlenen nazım türleri. 2- Müzik eşliğinde nazım: İslamiyet'ten önce ve sonra halk arasında nazım, daima ezgili ve müzik aleti eşliğindedir. Anonim, aşık ve tekke şiiri her zaman ezgiyle okunmuştur. çok kere de müzik aletinin eşliği söz konusudur. Başlangıç ve türevleri şiire eşlik ederken zaman, içinde müzik aletleri bağlama, çöğür, ney, mey, kadum, tambur, kaval, düdük vb, gibi farklılaşmış, fakat şiir hiç bir zaman müzikten ayrılmamıştır. 3- İcrada Diyalog: Nazımda diyalog, konuya açıklık getirmek, imtihan şeklinde soru cevapla bir konuyu öğretmek, belirlenen bir konu ve bir ayakla en güzel deyişi yaratabilmek için anonim, tekke ve aşık tarzı geleneklerinde her zaman yer almıştır. Anonim Halk şiirinde türkülerde, destanlarda, manilerde, düğün adetleri ile ilgili küçük dramatik oyunlarda, aşık tarzı şiir geleneği içinde önemli yer tutan karşılaşmalarda, tekke şiiri geleneği içinde cansızı canlı gibi konuşturma ve soru cevap şeklinde örnekleri çeşitli kaynaklarda görmek mümkündür. 4- Orta Asya Türk Edebiyat geleneğine dayalı üç edebiyat tarzında da başlangıcından bu yana şiir büyük ölçüde doğmaca yaratılmış, hafızalarda muhafaza edilmiş, sözlü nakille yayılmıştır. Bu sebeple varyantlaşma anonim türlerde olduğu kadar şairi belli aşık ve tekke şiir tarzında da meydana gelmiştir. Bu özelliklerinden dolayı geç yazıya geçirilen şiirlerin ilk şekilleri kaybolmuştur. Sözlü gelenekte yaşayan şiirler kolaylıkla bir edebiyat tarzından diğerine aktarılmış, zamana ve zemine uyma esnekliği ile yeni unsurlarla zenginleşmiştir. 5- Tanzimat dönemine kadar Türk mil1etinin tamamına hitap eden anonim, aşık ve tekke şiirlerinde yaratıldıkları ve yaşadıkları devrin ve çevrenin yaygın Türkçesi kullanılmıştır. Aşık şiirinin, divan şiirinin etkisiyle şekillenen bir grup örnekleri ve tekke şiirinin bütünüyle medrese eğitim ve öğrenimi altında teşekkül eden kısmı hariç tutulmak kaydıyla Arapça kelime sayısı ve gramer birlikle bu edebiyatları yaşatan halkın günlük hayatında kullandıkları ile orantılı olmuştur. Ağız özellikleri, arkaik dil kalıntıları her üç edebiyat tarzı örneklerinin dikkat çekici özelliği olmuştur.'' Ozanlıktan, Aşıklığa geçişte, kendisini hissettiren ve Köprülü'nün de vurguladığı gibi belli kaidelere, kalıplara, belli ideolojiye bağlı hususi. oldukça zengin şiir tarzının, Osmanlı ülkesinde şekillenişinin toplumsal düzenle de yakından ilgisi olduğu tartışmasızdır. Çünkü, her sanat kolunu var eden ekonomik ve sosyal koşullar, gelenekle ilintisi apaçık olan saz şiiri-aşık şiiri için de geçerlidir. Bu bakımdan, Köprülü'nün ve ona bağlı olarak birçok araştırmacının da çizdiği tarihsel noktalar içerisinde olgunun oluştuğu ekonomik ve sosyal şartlara eğildiğimizde. Osmanlı ülkesinde ciddi bir buhranın, özellikle de sosyal anlamda yaşandığını görmekteyiz. "Aşık tarzı ve ona kaynaklık eden tekke edebiyatı Anadolu'nun fikri ve siyasi hayatının tesiri ile propaganda maksadıyla kurutmuştur. Konya Selçukluları ve onlara tabi Anadolu Beylikleri devrinde Horasan'dan ve Türkistan'dan bir çok babalar, dervişler aşıklar Rum diyarına geliyorlardı. Bunlar arasında bir farklı emeller besleyenler vardı. Şeyhlere saygı duyan ve inanan beyler, tasavvuf erbabına daima tekkeler zaviyeler bina ederek hizmet ederlerdi. Devamlı savaşlardan bıkıp usanmış olan halk ise kendilerine ve dünyada nasip olmayan saadeti hiç olmazsa ahirette temin için onların başına safiyetle birikirdi. Anadolu'nun M.S. 13. asırdaki karışık devresi tekkelerin ve zaviyelerin artması, tekke edebiyatının tekamül etmesi için gerekli şartları hazırlıyordu. Bu sofiyane temayül Osmanlıların istiklalinden sonra da devem; etti. Anadolu'da Tekke Edebiyatı, Osmanlı padişahlarının ve devlet büyüklerinin himayesi ve maddi desteği yanında halkın yakın sevgisi ve bağlılığı ile kurulmuş ve terakki etmiştir. Orhan ve Osman Bey zamanında Arapça ve Farsça'nın rağbet kazanmasıyla sadelikten uzaklaşıldı. Yıldırım devrinde mezhebi edebiyattan ayrı klasik edebiyat teşekkül etmeğe başlayınca halk arasında da yeni hayat şeklinin tesiri ile eski Tekke Edebiyatından farklı ancak zahiren yine aynı renk ve kisve altında başka bir edebiyat ihtiyacı ile Aşık Edebiyatı doğdu. Bu devirde zafer alaylarında terennüm edilecek cenk destanlarına, bozahane, meyhane alemlerinde terennüm edilecek aşıkane ve rindane şarkılara, mesire alemlerinde okunacak koşmalara, deyişlere, kayabaşlarına ihtiyaç vardı. XV. asrın ilk yarısından sonra hurifilik, Bektaşi tekkelerine ve oradan yeniçeri ocağına girince yeniçeri ortalarındaki şairler, zahiri bir tasavvuf rengi altında daha serbest tarzda mey ve sevgiliden bahsetmeye başlamışlardır. Bu devirde Bektaşi Edebiyatı, Tekke Edebiyatından ayrılarak bütünüyle müstakil ve hususi bir mahiyet almıştır. Tekke Edebiyatının en dikkate şayan kısmı olan Bektaşi Edebiyatı diğer tarikat edebiyatlarından sonra Aşık edebiyatını vücuda getirmiştir. Bugünkü Aşık Edebiyatında, Bektaşi fikir ve temayülleri ağır ağır basmaktadır. Aşıkların bir kısmı Halveti, Mevlevi, Kadiri olmalarına rağmen, hepsinde Bektaşi ruh ve edası hakimdir. Aşıkların büyük bir kısmının Bektaşi olan yeniçeriler arasında yetişmeleri de bu hususta çok medhaldardır." Aşıkların, Bektaşi ruh ve edasına sahip olmalarında etkili unsurların başlıcası, Bektaşi felsefesinin dayandığı hoşgörüden kaynaklanmaktadır. Özellikle İslamlıkla birlikte, Türk toplumunda da başlayan güzel sanatları sınırlayan eğilimler, sazı yasaklama, şeytan işi görme Alevi-Bektaşi düşüncesiyle bir çıkış bulmuş ve kendisini burada var etmiştir. Özellikle de XVI. yüzyıldan itibaren Osmanlı merkezi Sünni hükümetinin, Batıni tarikatlara yönelik baskı ve sindirme politikasının bu gelenekte büyük rolü vardır. Ayrıca, Alevi-Bektaşi düşüncesindeki topluluklar, geleneksel Türk kültürünün İslamın yasak ve sınırlamalarına karşın diri tutmaya ve sürdürmeye özellikle uğraşmış topluluklardır. Geleneğin güçlü ozanlarının bu düşünce ortamında yetişmelerinin başlıca kaynağı da budur Metin Turan
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|