HePSiLegaL Forum
Geri git   HePSiLegaL Forum > Kültür, Sanat, Edebiyat > Edebiyat Bölümü > Şiirler

Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Bütün Forumları okunmuş kabul et
Alt 08-30-2008, 12:04 PM   #1 (permalink)
 
Üyelik tarihi: May 2008
Nerden: karanlık ülke....
Mesajlar: 1.275
Üye No: 51
Ettiği Teşekkür: 371
Aldığı Teşekkür: 176
Tecrübe Puanı: 1017
Rep Puanı : 101560
Rep Derecesi
*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute
Thumbs up NİHAT BEHRAM Şiirleri...

Acemice Bir Ömür

İncecik bir ırmağın kıyısında duruyor
'neden çocuğum' diyorum
'her şeyin acemisi sen oldun?'
Su ışıldıyor birden:
'Hey çocuk! Ben ki boylu boyunca
şu dağın acemisiyim
yağmurun ve
rüzgârın...'
Derken
bir erik çiçeği düşüyor suya
yanılıp dalındaki kokuya
ve akıp gidiyor boşluğunda ırmağın
(Ah, gelin olsa şu ırmak suyüzünde ağlarım...)
İncecik bir ırmağın kıyısında duruyor
sakayı dinliyorum
usulca didikliyor içimi:
'Hey çocuk! Sudaki çiçek
aynası ömrümüzün
bırak senin de gecelerin
gönlünün ırmağında süzülsün...'
Ve uzun saçlarını örtünüp
uyuyor yosun
dinleyip suyun uğultusunu
(Ah, güvey olsam ırmağa doya doya ağlarım...)
İncecik bir ırmağın kıyısında duruyor
yüzümü arıyorum
akşam oluyor



Anacan Yiğitlemeleri I

Canımdan can yolundu
Uğuldar anacanım
Dalı diken bürüdü
Filizim darda benim
Oy çakıl da çakıl kuduz dişleri
Körpe canı parçalamak işleri
Canımdan can duruldu
Sızıldar anacanım
Baharı kan sürüdü
Çiçeğim harda benim
Oy sinsi de sinsi hain güçleri
Aydınlığa tuzak kurmak işleri
Canımdan can budandı
Çağıldar anacanım
Bir sevdaya adandı
Yiğidim sırda benim
Oy civan da civan umut kuşları
Anaların can can açan düşleri





Anacan Yiğitlemeleri II

Gün doğar günüm olur
Solurum dünüm olur
Birisi benim yavrum
Gerisi gülüm olur
Vay kanlı da kanlı cellat elleri
Cellat ellerinde halkın gülleri
Işığı gözde çağır
Sözünü özde çağır
Yüreğin dağ rüzgarı
Acını közde çağır
Vay çatal da çatal yılan dilleri
Yılan dillerinde halkın gülleri





Anacan Yiğitlemeleri III

Yavrum benim çağıl çağıl
Sularda ışıldanır
Zulüm ona ölüm değil
Bin canda yankılanır
Oy seni de seni yavru ceylanım
Öcünü hıncıma yemin ettiğim
Tomurcuğum güne durmuş
Dal üstünde hızlanır
Düşmanları pusu kurmuş
Kan içinde gizlenir
Oy seni de seni yavru ceylanım
Ölümlerde gülüşüne kurbanım




Anacan Yiğitlemeleri IV

Can zulüm bağlarında
En guzel çağlarında
Alevlenmiş kuşum benim
Özgürlük dağlarında
Oy seni de seni yavru kartalım
Rüzgarını doruklarda tutanım
Bir yanım uzaklarda
Bir yanım tuzaklarda
Öfkeyle bilendi acım
Dişlenmiş kucaklarda
Oy seni de seni kanlı bağlarım
Günü gelir hesabını sorarım




Bir Aşk Masalı

Bir kuş uçmuş bu daldan
Çiçekte sesi kalmış

Üç yıl geçmiş aradan
Çiçek birden sararmış

Bir kız almış çiçeği
Koklayıp yaralanmış

Kız koşup dala gelmiş
Dal onu ağırlamış

Beklerken kuşu dalda
Yüreği rüzgârlanmış

Kuş duyunca rüzgârı
Usulca havalanmış

Uçup dönmüş o dala
Çiçekler şarkılanmış

O günden beri dallar
Rüzgârla arkadaşmış

- Rüzgâr benim de arkadaşım


__________________
*AyDiL* isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 08-30-2008, 12:09 PM   #2 (permalink)
 
Üyelik tarihi: May 2008
Nerden: karanlık ülke....
Mesajlar: 1.275
Üye No: 51
Ettiği Teşekkür: 371
Aldığı Teşekkür: 176
Tecrübe Puanı: 1017
Rep Puanı : 101560
Rep Derecesi
*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute
Standart

Bir Veda Havasından Aysız Sevinçsiz Kelimeler

Yıllarımın en acar
en uçarı
duyguları
nasıl da yüreğimin en kırçıl
en acımsı
yaraları oldular
Bu ne yaman
bir rüzgâr?
Sanki gök
bir uçurum..
Bulutlar
kırlangıçsız
ışıksız..
Kırağı vurdu kıra..
Dal sızlanıp kurudu..
Köreldi
kökleri nanelerin..
Itır
kokusundan soğudu..
Bu ne sakar bir duygu?
bir yanı
yangınlanır
parıldar
Bir yanı
canatar solgunluğa..
Kırağı vurdu..
Söndü ateşböceği,
dağıldı ürpertisi ruhuma..

Bir karartıdır artık
en körpe tomurcuğun
en narin gözeneği..
Elveda nazlı bebek..
Elveda kelebeğim..
Yüzünü gecelerin
ıssız boşluğuna gizleyip
için için ağlayan
yanık gelin
elveda..
Yazık ki
bağrımda uğuldayan
huysuz
uykusuz kelimelerle
bu son tutuşum seni
bu sana son bakışım..
Geçip gidiyor işte
günler
hiç durmadan..
Dilerim
tozlanmasın yeniden
özlemindeki uyum
o hırçın inceliğin
karlanmasın bir daha..
Ne benimle acılan
ne ömrün acılansın..
Bağrımda uğuldayan
aysız
sevinçsiz kelimelerle
bu son tutuşum seni
bu sana son bakışım..
Elveda mavi çiçek..
Elveda tarla kuşum





Doğadan İstek

Beni geçmişin dehşetiyle besle
beni geleceğin özsuyuyla

Küpeler tak kulaklarıma kirazlardan
mendilimi fesleğenlerle yıka

Bana çılgın bir gürleyiş bellet
yankısıyla kapan üstüme geceleri

Benimle rüzgarları tanıştır
gözlerimi boralara düğümle

Beni kankardeşi bilsin gözyaşların
beni umudunla büyüle

Bana ıssız gecelerden yıldız kaymaları sun
beni ucu kıl birbirine sürtünen çakmak taşlarının

Koynuma başakları yıkayan yağmurunla yağ
kasıklarımı zeytin yapraklarıyla yenile

Ben seni esir alayım şiirlerle
Sen beni kul bil kendine



Doğdum Bağlandım Sana

Bütün düşlerde olduğu gibi
anamın yaslı çehresinde olduğu gibi
içimde bir şeyler birikiyor

Savaşarak pişirilen toprağı
kıvır kıvır işleyen güneş
yitip gitti sanılan
bir sesi iletiyor

(...eriklere, ardıçlara, dallarını
yosunların bürüdüğü selvilere,
koruda kaybolan tavşanla, kaynağa
biriken pervanelere,
uçsuz bucaksız maviliğine denizlerin,
bulutu evcilleşmeyen dağların görkemine,
serin çığ taneleriyle ağırlaşan hasat rüzgarına,
yaylaların büyüsü keskin ayaza...)

Memleketim

Kınından sıyrılıp
ışıldamak için sabırsızlanan bıçak

Habersiz duruyor
terkedilmiş çocuklar gibi
gözlerinde kıvılcım güzelliğinden



Ellerin Avucumda İki Ateş Damlası

Çiçeğinde yeni yeni kamaşan zerdalisi ömrümün,
gülüşümde çekirdeği sertleşmemiş ilk çağlam,
kızım benim, nazım benim,
gurbetelde sazım benim,
yalazlanmış can tanem,
körpe dalım bir tanem..
Sisini gözlerimin, içimdeki dumanı
seziverdin de sanki
acılandın uykunda,
sızlandın huysuzlandın..
Dudakların kurumuş, ter içindesin yavrum!
Kolsuz kanatsız kalmış
geceden beri başucundayım..
Çırpınarak anlamını arayan binlerce sözcük
kabukları koparılmış yaralar gibi
uğulduyor beynimde..
itiraf etmeliyim ki yavrum
çekip gitse de bir bir
ekmeğe, özgürlüğe, insanlık ve hayata dair
içimi dişleyen düşünceler,
senin bir gülücüğün şimdi
yaşamam için bana yeter.
Geceden beri başucundayım..
İşte, sabaha dayandı gün!
Aşsız, işsiz, kuruşsuz
bir ıssız bayırdayım.
Bebeğim, canımın kıvırcığı,
boranda fırtınada sürgün vermiş tomurcuk,
üzüm tanem, nar tanem,
acar yanım, bir tanem..
Kim kime, dum duma bir tufandayız;
günlerin ağzında kara bir gül
dikenleri tenimize dayanmış;
ürkütülmüş, sarılmış, acıyla sınanmışız..
İnim inim uykunda nasıl da yalnız
yanıyor yüzün yavrum,
yüreciğin kaşlarında tütüyor,
ellerin avcumda iki ateş damlası,
tutuşmuş rüyaların, sesin duyulmaz,
kendi kollarımızdan başka
saranımız yok bizim..
Yazım benim, güzüm benim,
yemin olmuş sözüm benim;
sana kuş bulmalıyım
sana düş bulmalıyım
gidip iş bulmalıyım..
Koynunda çırpınırken böyle çaresiz
kahrınla tanıştırdın bizi ey hayat
zehrinle tanıştırdın;
alışılmaz bildiğimiz nefrete alıştırdın!
Onurumuz:
senin için sakladığım tek servetim bu yavrum;
süt olmaz, aş olmaz, iş olmaz onurumuz..
sızım benim, gizim benim,
gurbetelde izim benim;
ateş almış taş altında kalmışız,
gün olur hesabını sorarız elbet.




Gülbehayat

Sabahları uyanınca anacanım
Ne de güzel yüzü varmış
Tadı gibi yediğim ilk çağlanın
Ne de güzel özü varmış

Gün boyunca dertten derde izi varmış
Yüreğinde sızı varmış
Kuzu gibi melediğim ilk kucağın
Ne de üzgün dizi varmış

Kimi bıçak kimi gülle çalınacak sazı varmış
Büyüsünde dal kokusu süründüğüm
Yağmurunda çiçek çiçek yürüdüğüm
Ne de süzgün güzü varmış

Kini varmış, acılara kini varmış
Bir sevinci bin Allah'a değişmeyen dini varmış
Uğul uğul gecelerde
Ne de yorgun teni varmış

Sarbehayat, oğul oğul sürgünlere göçü varmış
Görbehayat, sevinmeye suçu varmış
Duybehayat, anacanım çağırıyor
Albehayat, alınacak öcü varmış




Hapishanedeki Dostuma Ulaştırılamayan Bir Not

Sevgili kardeşim:

Belli ki
gömleğinin yakasında kuruyan ter
bu bahar
tarlaların tozunu taşımayacak
kasketinin gölgesini
küçük üzümleri andıran gözlerini
bir selvi yaprağı gibi korumayacak

Sana
tomurcuklu bir dal yollamıştım

bir kaç kitap
bir kilo portakal
Ve
"dostları özlemle kucaklamayı unutma" dizesini
almadılar

geçen yaz-hatırlarsın-
ilk meyvasını veren bir fidandan
ham zerdaliler toplayıp
uzun yollar boyunca
esaret ve zafer üstüne
marşlar söylemiştik

yaşadığın günlerin hesabını soranlara
bildiğin marşları söylemeyi unutma
__________________
*AyDiL* isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 08-30-2008, 12:14 PM   #3 (permalink)
 
Üyelik tarihi: May 2008
Nerden: karanlık ülke....
Mesajlar: 1.275
Üye No: 51
Ettiği Teşekkür: 371
Aldığı Teşekkür: 176
Tecrübe Puanı: 1017
Rep Puanı : 101560
Rep Derecesi
*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute
Standart

Hesapsız Duygular

Bil ki
üzgün bırakıp ayrılırken
caddeler
kaldırım taşlarıyla örtülmüş uçurumlardır.

Bilinçsizce mırıldanışta ansızın hatırlanan
bir şarkı gibidir dönüşündeki haz

Uzun uzun ağlamak için güdülen hasret
bazen nelere değmez
subaşından ürkütülmüş ceylanın
sekerek kaçarken ırmağa saldığı kader
sanki süzülüp kalbine gelir

Yanıp sönen solgun
ve kararsız ışıkları sehrin
topraklarda ışıldasa da yıldızlar kadar
gözlerimde yoğunlaşan anlamsız bakış
takılıp gölgesine derinliklerin
uzaklaşır.

Oysa tayların körpecik kuyruğuna
parlak yelesine bağlanan kurdela
huylarını gizlice dizginlemek içindir

Ve bilmediğim acılar
yemişine kuşların konmadığı ağaçlar
sarmaşıklar altında

Seni birazdan ay batarken anacağım
fakat unutma ki yaşamak
sonsuz bir tadla onarıyor
hırçın bir çocuğun ısırdığı elmayı






Manastır Kuşçusu

zor bir nakış gibi işliyorum
liseyi ve aşkı
hüzünden bir kanaviçeye

Üveyikler ibibikler arıyorum
kandillerle gece çullukları
bana bir salgını çağrıştıran bıldırcınlar
lise öğretmenlerinin dolduğu odalardan
sarı asmalar ürküyor koştuğumda

kim bilir kuşların öldüğünü
rüzgar geçerken selviler arasından
sepetime diken gülleri toplayıp
annemin güzelliğine üzgün
kuşlar vurduğumu benim
çağlalar çaldığımı
kim bilir hala nasıl süslüyor beni
o yusufçuk sesleri

şimdi kumruların angutların kaçıştığı
çocukların mavi serçeler topladığı
aile albümünden bir yüreği
hızla soyunuyorum
hızla soyunuyorum karanlık koynumdan
liseli kitaplarımı





Ölülerimiz

Her sabah
her sabah
o kusursuz acının kollarında
o kusursuz acının kollarında öpüştüğüm gökyüzü
artık
çırpınan yüreğimi yatıştırmıyor. Ve onun
koparıp dizginlerini
uçarcasına boylu boyunca
sakınmasız çarpışı
heyecanlandırıyor beni.
Bir serçe kümesinin konması karşıki dala
belki hiçbir şeydir,
ama sevgilimin mektubunda bir kuş resmi
beni coşkulandırabilir.
Milyarla yıldız arasında tanırım onu
çünkü seyredince güzelleşir sevginin ışıltısı;
binlerce gözüm var
binlerce şafak halindeyim
anlamak istediğim şeyin karşısında
çünkü anlamak zorundayım;
her sevinç kolayca ele geçmez
insan her acının sahibi değildir;
gökyüzü ve nehirler olmasa toprak da anlaşılmaz
ve hayatın kararı kesin:
son ana kadar onuru koruyanlar yaşayacak
söylenecek son söz kahramanca olmalıdır.

Vurgunum
inceliğinim senin
eyy
yapraklarda bir kuş hafifliğinde sürüp giden titreyiş
vurgunum
bir nehri besleyen suların uyumuna,
taşlara hırsla vuruşuna dalganın.

Ölüm seni yanıltmasın...
Nasıl ki yığılır yüzüne gecenin karanlığı
gözlerinle bir başına kalırsın
ölüm öylesine gözuçlarında
savun, kavuştur yüreğini
minicik bir çiçeğin bile kökleri
yaşamak hırsıyla uykusuzdur.

Ölülerimiz...
İşte Stevan Flipoviç.
Bir kahraman.
Faşistler sarmış çevresini.
Sehpada.
Boynunda ip.

Ve o son nefesiyle dalayıp ciğerini
bir bıçak gibi vuruyor kelimeleri dişleri arasından
haykırıyor: "Kahrolsun faşizm; Yaşasın mücadelemiz..."

Steven Flipoviç
onurun bekçisi
direnmenin.

Ölüm seni yanıltmasın...
Bir bir düşün yaşayanları
alnını korkusuzca kaldır
kimin yanındasın
yerin neresi
ve senin en çaresiz anında
tek silahın nedir?

Ölüm seni yanıltmasın...
Usanma hayata yaraşan sesi aramaktan
her kuşun palazlandığı bir yuva vardır,
her dal güneşin ve rüzgarın avuçlarında
kendi hevesince boyanır;
çünkü yaşaması gerekiyor bir şeylerin
bir şeylerin bir şeylerin: senin olan

Bak: kollarını bağlıyorlar;
son defa bakıyor dünyaya Nguyen Van Troi
Birazdan göğsünü parçalayacaklar.
Ama kan onu geriletmiyor.
Başlıyor şarkısına:
"Yaşasın Ho Chi Minh: Yaşasın Vietnam..."

Damarlarım damarlarına bağlı yaralarından
çünkü öldürülmek istenen benim de sevincimdir
Nguyen onun siperi...
Bir buğday tanesi midir
aynı titreyişle
toprağa düşer düşmez kıpırdayan
o şarkı... bir buğday tanesi mi?

Ölülerimiz...
Sesleri dünyamız kadar bilge.
Birazdan kalkacaklarmış gibi
uzanıp bir sipere
koyulaşan...
Ölülerimiz...
Bakışları
uçmaya hazırlanan bir kartal kadar çevik,
vurgunum
gizleyemem.

Sen bağrımı amansızca zorlayan siyahlık
unutma
öldürmekten daha kuvvetlidir ölebilmek.




Siginak

Yedegimde hep bir şiir olmali
Korusun diye beni,
Sarsin
Solusun diye...

Yedegimde hep bir şiir olmali
Dilegimce degiştirebildigim
Degiştikçe beni de degiştiren
Yüregimle sindigim,
Kimsenin bilmedigi,
Acisina başka aci
Sevincine başka sevinç degmemiş,
Canim gibi
Yok etmek hakkini kendimde gizledigim
Ömrümce çilgin, gönlümce engin,
Yeni dogmuş bebeklerin sesiyle
Yankisi ufkuma dokunurcasina yakin
Solugumda kivilcim, dudaginda gül
Yaşamaya dügümlü,
Goncalar kadar körpe
Dalgalar kadar hirçin
Kavuşmamiz olanaksiz birine sakladigim,
Mahrem, bagişiksiz,
Mazlum bir şiir

Yedegimde hep bir şiir olmali;
Çirpindigim geceler
Yetişip yatiştiran
Esinlenip dindigim,
Duygusu sagilmamiş,
Üşüse soluverecek,
Pürüzsüz, bir başina incecik,
Gülüşü gülüşüme denk, andikça parildayan
Andikça parildadigim,
Kanmayan, kandirmayan;
Öfkesi kirlenmemiş,
Zehri gibi kendi hayatimin
Ayrilik yaralarini sarilir sanmiş,
Sürgün, ürkütülmüş,
Üzgün bir şiir.

Yedegimde hep bir şiir olmali
Yuvasinda ilk kez uçan serçe gibi telaşli,
Şafakta kuzulamiş karaca gibi baygin,
Ulaşinca çilginliga kirilan dallarda ömrün
Yanarak uguldayan
Yanarak uguldadigim...

Yine daldim da kendi düşüme
Hasretin kanayişi bitermiş sandim...
Beni şiirler bagişlasin!




Suda Yiten Ayışığı

Kırk sevginin baygınıyım - belki de yüzkırk -
yine de yalnızlık yalazlanır kırık kalbimde

Otların tutuklusu
haylazı ağzım
şimdi tutlusu kara suların.

Her şeye yeniden başlayabilseydim eğer
aşkımı acıyla anmazdım artık.

Ben ki delisiyim suların, oysa bu sular
çöl rüzgarı kadar bulanık.

Akar gibi geçiyorum dünyadan, ısınıp bakınmadan,
sarhoş
sıkılgan
sırılsıklam...

Kırk diyarda kırkbin öpüşün bitkiniyim
dudağında kırkbin kekik tadı kamaşır
yine de kalbim ısırgan mı ısırgan.

Eşini çağlayana kaptırmış balığıyım bu nehrin;
aydır, geceden beri dişlenmiş kelebeğin
her sabah ağzımda ölümüyle buluşan.




Sürgün

Uyandırın anamı
Söyleyin gidiyorum
Yolumu gözlemesin
Dönemem belki geri
Arkadaşlarım duysun
Kardeşim bunu bilsin
Söyleyin gidiyorum
Dönemem belki geri
Babama haber salın
Çiçekler onda kalsın
Sulasın günaşırı
Dönemem belki geri
Korulara söyleyin
Dağlara asmalara
Baygın çocukluğumun
Çınladığı kırlara
Söyleyin gidiyorum
Dönemem belki geri
Gelsinler anılarım
Uğurlasınlar beni
Sadece sevdiğime
Söylemeyin duymasın
O kadar körpe ki kalbi
Bilmiyor yitirmeyi
Söylemeyin bu akşam
Sevdiğim ağlamasın
__________________
*AyDiL* isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 08-30-2008, 12:19 PM   #4 (permalink)
 
Üyelik tarihi: May 2008
Nerden: karanlık ülke....
Mesajlar: 1.275
Üye No: 51
Ettiği Teşekkür: 371
Aldığı Teşekkür: 176
Tecrübe Puanı: 1017
Rep Puanı : 101560
Rep Derecesi
*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute*AyDiL* has a reputation beyond repute
Standart

Şafak Vakti Rüzgârın Eşliğinde Mavi Yengeç Ağıtı

Sisten mintanını kuşluk vaktinin
usul usul soyunuyor işte bahçeler;
bin dilinde bin yarası varmış gibi, civanperçemi
huysuz, huzursuz
inildiyor;
nazlı mavisi ketençiçeğinin, yıldızlardan
daha suskun, daha uykusuz;
ah, kırılan kabuğu suyun,
ıslak yanı ıpıssız kalmış kıskaçlı boncuk;
çınlatıp oysun diye kayalıklarda, rüzgâr
bütün gece aralıksız
yasını taşıdı kumsalın dalgalara;
ah, parçalanan mercan sazı çakılın,
sedef kını kırım kırım dağılmış yosun çakısı...

Yakılmış bir orman iskeletinin
küllerinden mi sızdı
bilmem ki ansızın yüreğime bu sızı;
nice rengin nice sesin o büyülü sürüsü
şimdi kara bir is kuyusu;
yamaçlara doğru yayılmış ekinleri
terden ve ateşten tırpanıyla güneşin
nasır nasır, soluksuz,
biçen çiftçiler gibi
rüzgâr biçiyor içimdeki acıyı...

Ağaran tanın ilk ışıltısı
kamaşan karnında ufkun
tülden gülleriyle yanarak
uzanıp öperken ıslak dudaklarından
kıvır kıvır asmaların,
ağzında, tadı can mayası bir nar parçalanır,
kınından sıyrılmış bıçaklar gibi
rüzgârın sulardan sıyırdığı dalgacıklara
dökülür kıvılcımları...

Işık zaten, dünyanın, güneşten kopalı beri
kanatlanıp ardı sıra süzülen
ve içinde ürediğimiz
kıvılcım sürüleri değil mi,
yanardağlar değil mi onların yuvaları...

Ah, eşini ikizinden kıskanan sülün,
dalların dudağında ayrım ayrım ördüğü üç yuvada
sevdasını üç dişiye ayrımsız üleştiren minik ötleğen,
çağlayanla seviştikçe çoğalan köpük,
koynundaki incinin kurbanı midyeyi görüp
öpüşünü dikeniyle sunan böğürtlen,
gagasının kınasını kızılcıktan sağan sığırcık,
göğün ipek gergefine, gümüş sırmalı
tığ danteli işleyen çatal kırlangıç,
lodosun yağmur, karayelin kar kokusunu
her havanın haylazı koynunda yatıştıran
duvağının sabırsızı akasya,
çayır, bayır, şimdi nasıl üzgünsünüz kimbilir;
çiğ azmış, çiğdem inler,
sıçramaktan incinmiş bilekleri korkutulmuş tayların;
yuvasına usul usul sokulan yılanın hışırtısını
duymuş da otların fısıltısından
daldan dala döner de döner sürmeli çalıkuşu,
çaresiz, gücüne küskün, siner de siner;
mahzun kuzu melemeleri çınlatır çimenleri...

Kurşunların götürdüğü yavrusu geri gelmez bir ana
kırılmış dalın gözenekleri gibi
kurumuş çiçekleriyle yüzünde gözyaşlarının
dalmış penceresinde uzakların düşüne
aydınlığın sökmesini bekliyor,
söküp düşmesini içindeki kanlı gölgeye;
korktuğuna efelenen,
sevdiğine kıvrım kıvrım mahzunlaşan karabaş'ı mahallenin
şafaktan önce zehirlenmiş,
yakalanmış titreyişlerin kamçısına
kaldırımdan kaldırıma sürüklüyor kendini;
biri buğday, biri zeytin tanesi, biri duman üç encik
göç yolunda ağ kapana takılmış bıldırcın gibi
bakınıp ürkek ürkek saklandıkları delikten
kırık kırık sızıldanıyor,
yalasalar dilleri gitmez, ısırsalar dişleri yetmez;
çocukların düşlerinde
biri meltem, biri imbat, biri lodos olsa da isimleri,
sokaklar düşlere de sağır, çocuklara da;
sanki sezmiş de, geceden beri,
petek petek pürüzlü, tıkız, silisli koca bir taşın
dönüp durduğunu içimdeki oyukta,
paylaşmak ister gibi puslu değirmen uğultusunu
bağırdan bağırdan dem çekiyor çatıdaki güvercin...

Uyanmış olmanın bezginliğiyle,
yaşıyor olmanın azgınlığıyla,
sevdaya, dirence kızgınlığıyla

birazdan caddeleri dolduracak insanlar;
uslu-süslü gövdelerinin
kuşsuz-düşsüz boşluklarına
süngersi bir tutkuyla yılışıp izledikleri
reklamlardan hırsızlama maskelerini asıp, birbirlerinden
bir şeyleri gizlice kapışmanın yarışına girecekler;
çalkalandıkça içlerinde doymazlığın safrası
ağızlarını salyamsı bir köpük dolduracak,
ihanet, nankörlük, sinsilik, yalan,
döviz, kredi kartları, karşılıksız çekler,
güve, sülük, kene ve benzerleri;
ne, kendileri için çekilmiş acılar umurlarında
ne de yağmurdan sonra yapraklarla
dans ederken serçeler
dallardan gökyüzüne balkıyan
şöleni duyumsama yetileri var;
dünün unutkanı, yarının algılama özürlüsü olarak,
boyunlarında boyunduruk,
böğürüp duracaklar bir gün daha...

Kayalığın sevdalısı,
sazlıkların, yosunun belalısı,
haşarı mı haşarı
kum tanesi iki çakmaktaşını göz edinmiş mavi yengeç
ne kadar güzeldin oysa,
çevik mi çevik, bıçkın mı bıçkın;
sol yanından dalgaların çığıltısı, sağ yanından
kuşların cıvıltısı çağırdığı için mi
bir o yana bir bu yana, yanın yanın gezerdin;
sedefi mermere kavuşturan şarkınla
seher serinliğinde sulardan gelişini
uzaktan işitirdi sakalar;
kıskanıp ısırganotları
çakıllardan sorardı gizini mercan kıskaçlarının;
çıkıp geceleri kumsala, seyrine dalsan yıldızların
ayışığı ıslak pırıltına yaslanıp
okşardı ışıl ışıl yakut taçını;
kamışların fosforlu kelebeği,
bir yudum etini mi zümrüt içinde
denizlerin gökyüzünden senin için süzdüğü
menevişli cam mavisi rengini mi, kıymak için canına
suçun saydılar;
ah, kırılan sedef kabuğu suyun,
gönül gürültüsü dağlanmış kıskaçlı boncuk;
bağrında kendinden daha ağır bir bıçak yarasıyla
ateşe yatırdıklarında, kimbilir nasıl arandı
yosunlara gizlediğin kovuğunu kehribar bakışların...

Çiçektozları ve çimenlerin ıslak teniyle içlenip rüzgâr
yanık yanık inledi kamıştan kavalında suyun,
çırılçıplak yasına sindi sazlıklarda kırılıp dalgacıklar;
kanadında taşıdığı kıvılcımdan utanıp, üzgün,
yaprakların altında söndü ateşböceği;
ötüşleri daha da acılansın diyerek
gözleri acımasızca asitlenmiş bülbüller
kavlanmış tahıldan alıp is kokusunu, küskün,
çırpındı kafeslerinde;
daha onyedisinde körpecik bir gencin,
şişlerle sorgulandığı zifiri mahzenlerde
demirden ve taştan sızan kan pıhtısını
ağılı diliyle yalanırken karanlık,
utandı portakal çiçeğinden nektarla kalkan arı;
utancından, bin yüreği bin yara olup kanadı narın;
koruklar, zerdaliler kekreyen nazlarını
çekirdeğin acısına çağırdılar yeniden;
erken döktü yemişini çitlenbik, utanıp asırlar tutan hayatından;
genç kızların çeyizlik kavakları, ürpertiyle ağırladı rüzgârı;
mavimsi pırıltısından kara inci bağrının, utanıp, sustu iskete;
ıhlamur çiçeğine yasladı kanadını gözyaşını içer gibi kelebek;
diş dudağa sığındı sızılaşıp, dil yutkunuşa;
almak için deniz, kendinden çalınanın öcünü,
kırığını kuşandı derin koynundaki mermerin;
kanla kazılmaktan toprak da sızım sızım sızladı
kan tozumaktan rüzgâr da...

Kaç kuzulu maral, kaç, avcı geldi
avcılar elinde kaç kuzu kaldı;
dalıp da çayırlarda
yumakların, yulafların bir yudumcuk tadına
duymazsan pusucunun izin izin ezdiği filizin inleyişini
seni avlarlar,
daha melemeden körpe yükünü, küle katıp
yaralara çıralara bağlarlar;
geceleyin karadutun tülünü bürün, görünmesin gözlerin,
gündüzleyin yıldızlar gibi güneşi örtün,
mazı dalı tazıların hızını işlesin bileklerine,
meşelerin gölgesinde eriş düşüne;
ışığını aydan alan yasemin
kardan alan kardelen
nardan alan gelincik korusun sevincini,
çayırların ırağına, koruların yüreğine kaç kuzulu maral,
kaç, seni avlarlar...

Yakılmış bir orman iskeletinin küllerinden mi sızdı
bilmem ki sabah sabah yüreğime bu sızı,
ah, o badem kokulu rüzgârı çocukluk günlerimizin
birden, nasıl da islenip puslandı böyle...

Ho Amca, Ho Amca, yetiş kurtar bizi bu zulümden!





Yalnız Değiller, Şarkıları ve Biz Varız

Saydam ve ıslak ölüm
eğer boyunlarına geçirilen ilmikten
gökten bir fırtınayı koparır gibi
koparacaksa ciğerlerini
nefesimi onlara vereceğim
kalbimdeki yaşayan tıpırtıyı
gözlerimi onlara vereceğim
oyarak kirpiklerimle dünyada
acıya ve öfkeye dair bütün görüntüleri

Urgan
demir yollarında
fabrikalarda
gün boyunca çığlığın dinmediği
şehrin uzak semtlerine doluşan işçilerin
pamuk seline yaprak yaprak dökülen
tütünde
zeytinde
çam denizinde ormanların
ve verimsiz düzlüklerinde kurak toprağın
açlığın can çekişini
tırnakla
terle
susturmaya çalışan yoksul köylerin
gözlerinde parlamaya başlayan
umut için düğümlendi

Saydam ve ıslak ölüm
eğer boyunlarına geçirilen düğümden
dökecekse körlerin alfabesini
yumruğumu onlara vereceğim
yaşayan yumruğumu
ağzımı onlara vereceğim
yeryüzünün bütün mert ölüleri için
toplayarak kanlı kelimeleri




Yaşadığımız Şehir

İrin dolu bir günü
en geniş caddelerden
böğrümde taşıyıp geldim..
Yazık ki
saranı yok gönlümün
işte yine bu gece..
Ne kadar süslense de
ışıltılarıyla denizin
yine de boğuktur mavileri
gökyüzünde bu şehrin..
Yanıktır, dinleyin, sesim yanıktır
işte yine bu gece;
kırağıda uçuklaşan
daldan dahi yanıktır..
Nasıl da bulanıyor içimde
o tacir gülüşmeler;
öyle ya
noterler müfettişler veznedarlar bonolar
masmavi bir sabaha
kirden başka ne verir?

Bir günü böyle geçtim
iğrenerek bir günü
en geniş caddelerden..
Tam da derdimi yanmak için
huysuzlandığım anda
yazık ki gönlümün yalnızıyım
şurada, dağlara kadar..

Oysa geçerken sokaklardan
düş verip kendi ruhumda
narince gözlediğim
ne kibir, ne ödül gerektiren
sıradan şeylerdi
koşarak aşabilmek için zamanı
rüzgârlı öfkeler tasarlayan
ya da derdini özlemini çektiğim
güzelimi beklerken
kalbimde filizlenen
tasalarla sevinçlerle ilgili
sıradan, insani şeyler..

Yürüyordum
çınlayan duygularla
bomboş fundalıklarda gibi
oysa nasıl da kalabalıktı yollar..
Biraz da gecenin loşluğundan
afyonlanarak
karartıp benliğini
ve karardıkça daralıp
başıboş bir duyguyla
hayatın küskünleri olarak
ve hayattan öylesine habersiz
akıyordu caddeden
sıra sıra insanlar..

Kimisi korkuyordu belli ki
o büyük fırtınadan
kimisi çoktan unutmuştu
ruhunu körelten kiri
kimisi kirle uyuşturulmuş
kimisi duygular alıp satıyor
kimisi sızlanıyor kederden
kimisi gülüyor sinsi sinsi
kimisi soludukça soluyor
kimisi ise
lekeler sıçratarak en uysal yerlerime
sadece susuyordu..

Islaktır, evet, eğilip bakın
kandan ve yaralardan
hem de sırılsıklam ıslaktır
her gün geçtiğimiz sokaklar..
Kurtulabilinir oysa
o kara çukurlardan
hem ince hem sahtekâr
bir kadın gibi yaşamaktan
iğrenmeye başlansa..
Yoksa nasıl başkaldırır
bir şehirde çalkanan
sefalete yoksullar?

Geçiyor dalga dalga
gözlerimin önünden
bir günün köpükleri
en hazin görüntüler..

Doludur, dinleyin, sesim nefret doludur
işte yine bu gece.
Azan, bozaran bir sürü polisin arasında
yurdu azad olsun diye çırpınan
hem yorgun hem yaralı
bir gencin bakışlarından
izlediğim bu şehri
küflerin, irinlerin içinde
en geniş caddelerden
böğrümde taşıyıp geldim..
Bulabilmek için o mahşeri rüzgârı
bırak yüreğim bırak
çiselesin bu yağmur
içimde bulanan duygulara..

Bir de sen varsın
bir de sen güzelim, o derin inceliğinle
yazık ki saçlarını
küçücük bir dünyaya oynaş kılan
bir de sen..
Korkuyorsun
oysa korkular
sinsice katlediyor her şeyi..
Artık aşk denince herkes kederden sözediyor..
Ah, bu şehirde kuduran
sadece keder değil,
cançekişen şu deniz
şu isli yakınlıklar
kuşlar ve ışıklar da kudurmaktadır

Manavlar dahi erken topluyor
duvarlardan renkleri;
ses geliyor çünkü uzaktan, dinleyin
duyulan çürümenin sesidir
arbede sesi..
Kimisi kan içinde koşuyor
kırmak için bileğinde zinciri
kimisi karanlık pusulardan dişbiliyor koşana
kimisi hâlâ sessiz, habersiz
ya da sinmiş bir köşeye..

Artık bu şehrin bütün bankalarında
bütün kasaplarında ve bütün gecelerinde
çocuklar kırbaçlanıyor;
artık bu şehirde analar
dizdövüp kan ağlıyor;
sararıyor artık bu şehirde duygular;
güzelim, sığmıyor artık bu şehrin ölçüsüne yüreğim;
bana yalnız hınç veriyor ne duysam
örselenen sevişlerle, ucuzlayan bakışlarla ilgili..
Öyleyse, koşacaksan ellerimi daha sıkı tut
saçlarını ışıldatıp saçlarıma kavuştur;
güzelim, seveceksen eğer unutma:
bağrımda isyankâr şarkılar uğuldanır
isyankâr şarkılar ve ayrılık
ayrılık ve ırmaklar
ırmaklar ve kuşların o narin uçuşları..

Doludur, dinleyin, sesim acı doludur
işte yine bu gece
en derin özlemlerin bile yazık ki
kusarak dolaşılan sokakları var çünkü..
Adan yüreğim adan
hayatı anlamanın yolunda
burkuluşlar ağlayışlar da olsa
güzelliğin uğruna
daha çok adan..
Yoksa nasıl sıyrılabilir
bu şehir, kirden ve yaralardan?
Adan yüreğim adan
yaşamanın sevinci heder olmasın sakın..

Bir şehir ki zehirdir incecik gülüşlerin
bir şehir ki çevrilmiş sokakları süngülerle zırhlarla
bir şehir ki her sabah vurguna hazırlanır
bir şehir ki
pelte pelte çocuklar dökülür sinemalardan
tokatlanıp genç kızlar alınıp götürülür
bir şehir ki yollarında aç insanlar sürünür
solgunlaşır bakışlar, sabahlar kabalaşır
bir şehir ki aşk denince sadece acılar paylaşılır
öyleyse:
dayan yüreğim dayan
gerekirse katlanır geçeriz güzelin hasretinden;
davran yüreğim davran
kurmak için yeniden
günü gelir yıkarız bu şehri temelinden




Yaşadıkça

Ah benim aşkla beslediğim sevgilim
kalbimi zorlayan heyecanla sana
savaşın gitgide yaklaşan uğultusuyum

Günler
sazlarla çevrili göl kıyısında
suyun inanılmaz berraklığıyla çalkalanıp geçti
serçeler karla yıkadı tüylerini
taşların oyuklarına doluşan kertenkeleler
düşlerimde zamanla silikleşti
Bazan düşünmek acı veriyor bana
içimde yırtılarak uzaklaşan çayırları

Ah, benim aşkla beslediğim sevgilim
bütün güzel şarkıları sanki ben bestelemişim
üstelik merakla bakıyorum tanıdık her yüze

Çayırları düşün
anamdan emdiğim sütün tadı
yırtarak uzaklaşan çayırları

Artık tek afiş kan kokusu şehrin sokaklarında
gerisi düşmanın kurduğu pusu
kan kokusu diyorsam
ah, benim aşkla beslediğim sevgilim
kalbimi zorlayan heyecanla sana
savaşın gitgide yaklaşan uğultusuyum




Yenilgi

Ah susuşu o saf yüreğin
ah, acısı acemi çocukluğun
düş kırıklığı, coşkudaki bozgun

Ah yenilginin yorgun kısrağı
kendi içini kavuran kızgın ateş
bekleyişe bağlanan umut, tasası haykırışın

Ah, ardı ardına kenetlenen ölüm
ah, hıncı sabırla bezeyen sır
yazmadaki sırması ağlayışın, tırnaklara oturan kan

Sanki delirmenin eşiğindeyim
boş bomboş gözlerine gömülmüşüm bir köpeğin
mısırların süt taneleri, kestanelerin
bademlerin daha olgunlaşmamış
suyla susuzluk arası kayganlığında
aranıp duruyorum kendimi

Ey yangınlarda patlamaya hazırlanan merak
ey içimi ekşi sularla çalkalayan baş dönmesi
ıssız ıpıssız boşluğu aysız gecenin
ölümle yaşamak arasındaki şerit
naneler, kekikler, ebegümeçleri
ve şifalı bulutu kaynar kükürt deresinin
çekiyor altımdan nemli döşeğimi

Ah, yürekleri toprağa saplanan arkadaşlarım
ah, oğlakların, tayların, buzağıların
acı otlarla kararan damakları
(akşamları barut kokusuyla dönsem de odama,
sancısı: çaresiz seyrettiğim ölümün

Ah, bir kere daha kederliyim
ah, çılgın bir aşkın kollarında incelen bıçak
seni öperek bilemeliyim




Yine De Gülümseyerek

Ne sağnaklar görmüşüz, yarılan gökyüzünden alnımız
yıldırımlarla ağmış,
ne rüzgarlar çınlamış bağrımızda, coşkusundan kırılmış
kaburgamız,
dişlenip kayaları ne ateşler yakmışız, aşmışız ne zifir
uçurumlar,
yine de ürkütmeden öpmüşüz bir ceylanı gözlerinin
yaşından
incitmeden tutmuşuz ağzımızda yorulan kelebeği;
şimdi asmalardan korukların tadı silinmiş,
sesimizde sendeleyen bir keder,
uykusuzluk serin serin sızıyor acıyan tenimizden;
ziyanı yok, nasıl olsa gönlümüzde aşkın yeri çok derin.

Ne azgın canavarlar üstüne yürümüşüz bir demet
çiçek için,
neyimiz var neyimiz yok vermişiz bir narin dilek için,
yıllarını taş duvara örmüşüz ömrümüzün bir hırçın
yürek için;
şimdi çevremizde yosunlaşmış sessizlik,
yabanıyız gittiğimiz her şehrin, çiğdemsiz, kükremesiz,
kimsecikler sezmiyor boynumuzdan didişen örümceğin
zehrini;
ziyanı yok, nasıl olsa nabzımızda durulanır yaşamanın
iksiri.
Ne güzel sevmişiz, ağzımızda mavi bir tat kekremiş,
ne sızılar sarmışız yumuşacık öpüşlerin çığlığını kuşanıp,
şafaklar tutuşkunu şarkılar yuvalanıp ne mintanlar yırtmışız,
şimdi usulcacık ürpersek kara gece uykumuz kaçacak
kadar delik
üstümüz çimensiz tepeler gibi bereketsiz, örtüsüz, serin;
ziyanı yok, nasıl olsa gönlümüzün çayırları ipekten,
bakışımız lekesiz.

Ne masalar düzmüşüz kıvrımları gümüş, kakmaları sedeften,
ne milyonlar yanından başeğmeden geçmişiz, huyumuz
değişmemiş,
hayatımız günbegün çarpışarak yaşanılan sırların ürünüdür;
şimdi kar altında avcumuz, avurdumuz ilaçsız,
ıssızlaşmış sabahlar, yoksunluk arsızlaşmış,
kaçışır yolumuzdan gölgesini de alıp o şaklabanlar
inildesek açlıktan;
ziyanı yok, nasıl olsa gönlümüzün dağı taşı altından.

Ne devlerle dalaşmış kanımızı göstermeden silmişiz.
ne kudurgan günlerde elimizi dost eline titremeden vermişiz,
bir ömür seğirtmişiz bir nefes beklemeden;
şimdi nice anışların dudağı üşüyen bir çocuk kadar uçuk,
nicesi elsıkışların sahtekar çıkmış.

- Bizi eşkiyalar soymamış abi
muhabbet yıkmış!




alıntı....
__________________
*AyDiL* isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç Cevapla


Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz aktif değil dir.

Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz