|
|
#1 (permalink) | |||||||||||||
|
Acemice Bir Ömür
İncecik bir ırmağın kıyısında duruyor 'neden çocuğum' diyorum 'her şeyin acemisi sen oldun?' Su ışıldıyor birden: 'Hey çocuk! Ben ki boylu boyunca şu dağın acemisiyim yağmurun ve rüzgârın...' Derken bir erik çiçeği düşüyor suya yanılıp dalındaki kokuya ve akıp gidiyor boşluğunda ırmağın (Ah, gelin olsa şu ırmak suyüzünde ağlarım...) İncecik bir ırmağın kıyısında duruyor sakayı dinliyorum usulca didikliyor içimi: 'Hey çocuk! Sudaki çiçek aynası ömrümüzün bırak senin de gecelerin gönlünün ırmağında süzülsün...' Ve uzun saçlarını örtünüp uyuyor yosun dinleyip suyun uğultusunu (Ah, güvey olsam ırmağa doya doya ağlarım...) İncecik bir ırmağın kıyısında duruyor yüzümü arıyorum akşam oluyor Anacan Yiğitlemeleri I Canımdan can yolundu Uğuldar anacanım Dalı diken bürüdü Filizim darda benim Oy çakıl da çakıl kuduz dişleri Körpe canı parçalamak işleri Canımdan can duruldu Sızıldar anacanım Baharı kan sürüdü Çiçeğim harda benim Oy sinsi de sinsi hain güçleri Aydınlığa tuzak kurmak işleri Canımdan can budandı Çağıldar anacanım Bir sevdaya adandı Yiğidim sırda benim Oy civan da civan umut kuşları Anaların can can açan düşleri Anacan Yiğitlemeleri II Gün doğar günüm olur Solurum dünüm olur Birisi benim yavrum Gerisi gülüm olur Vay kanlı da kanlı cellat elleri Cellat ellerinde halkın gülleri Işığı gözde çağır Sözünü özde çağır Yüreğin dağ rüzgarı Acını közde çağır Vay çatal da çatal yılan dilleri Yılan dillerinde halkın gülleri Anacan Yiğitlemeleri III Yavrum benim çağıl çağıl Sularda ışıldanır Zulüm ona ölüm değil Bin canda yankılanır Oy seni de seni yavru ceylanım Öcünü hıncıma yemin ettiğim Tomurcuğum güne durmuş Dal üstünde hızlanır Düşmanları pusu kurmuş Kan içinde gizlenir Oy seni de seni yavru ceylanım Ölümlerde gülüşüne kurbanım Anacan Yiğitlemeleri IV Can zulüm bağlarında En guzel çağlarında Alevlenmiş kuşum benim Özgürlük dağlarında Oy seni de seni yavru kartalım Rüzgarını doruklarda tutanım Bir yanım uzaklarda Bir yanım tuzaklarda Öfkeyle bilendi acım Dişlenmiş kucaklarda Oy seni de seni kanlı bağlarım Günü gelir hesabını sorarım Bir Aşk Masalı Bir kuş uçmuş bu daldan Çiçekte sesi kalmış Üç yıl geçmiş aradan Çiçek birden sararmış Bir kız almış çiçeği Koklayıp yaralanmış Kız koşup dala gelmiş Dal onu ağırlamış Beklerken kuşu dalda Yüreği rüzgârlanmış Kuş duyunca rüzgârı Usulca havalanmış Uçup dönmüş o dala Çiçekler şarkılanmış O günden beri dallar Rüzgârla arkadaşmış - Rüzgâr benim de arkadaşım
__________________ |
|||||||||||||
|
|
|
|
|
#2 (permalink) | |||||||||||
|
Bir Veda Havasından Aysız Sevinçsiz Kelimeler
Yıllarımın en acar en uçarı duyguları nasıl da yüreğimin en kırçıl en acımsı yaraları oldular Bu ne yaman bir rüzgâr? Sanki gök bir uçurum.. Bulutlar kırlangıçsız ışıksız.. Kırağı vurdu kıra.. Dal sızlanıp kurudu.. Köreldi kökleri nanelerin.. Itır kokusundan soğudu.. Bu ne sakar bir duygu? bir yanı yangınlanır parıldar Bir yanı canatar solgunluğa.. Kırağı vurdu.. Söndü ateşböceği, dağıldı ürpertisi ruhuma.. Bir karartıdır artık en körpe tomurcuğun en narin gözeneği.. Elveda nazlı bebek.. Elveda kelebeğim.. Yüzünü gecelerin ıssız boşluğuna gizleyip için için ağlayan yanık gelin elveda.. Yazık ki bağrımda uğuldayan huysuz uykusuz kelimelerle bu son tutuşum seni bu sana son bakışım.. Geçip gidiyor işte günler hiç durmadan.. Dilerim tozlanmasın yeniden özlemindeki uyum o hırçın inceliğin karlanmasın bir daha.. Ne benimle acılan ne ömrün acılansın.. Bağrımda uğuldayan aysız sevinçsiz kelimelerle bu son tutuşum seni bu sana son bakışım.. Elveda mavi çiçek.. Elveda tarla kuşum Doğadan İstek Beni geçmişin dehşetiyle besle beni geleceğin özsuyuyla Küpeler tak kulaklarıma kirazlardan mendilimi fesleğenlerle yıka Bana çılgın bir gürleyiş bellet yankısıyla kapan üstüme geceleri Benimle rüzgarları tanıştır gözlerimi boralara düğümle Beni kankardeşi bilsin gözyaşların beni umudunla büyüle Bana ıssız gecelerden yıldız kaymaları sun beni ucu kıl birbirine sürtünen çakmak taşlarının Koynuma başakları yıkayan yağmurunla yağ kasıklarımı zeytin yapraklarıyla yenile Ben seni esir alayım şiirlerle Sen beni kul bil kendine Doğdum Bağlandım Sana Bütün düşlerde olduğu gibi anamın yaslı çehresinde olduğu gibi içimde bir şeyler birikiyor Savaşarak pişirilen toprağı kıvır kıvır işleyen güneş yitip gitti sanılan bir sesi iletiyor (...eriklere, ardıçlara, dallarını yosunların bürüdüğü selvilere, koruda kaybolan tavşanla, kaynağa biriken pervanelere, uçsuz bucaksız maviliğine denizlerin, bulutu evcilleşmeyen dağların görkemine, serin çığ taneleriyle ağırlaşan hasat rüzgarına, yaylaların büyüsü keskin ayaza...) Memleketim Kınından sıyrılıp ışıldamak için sabırsızlanan bıçak Habersiz duruyor terkedilmiş çocuklar gibi gözlerinde kıvılcım güzelliğinden Ellerin Avucumda İki Ateş Damlası Çiçeğinde yeni yeni kamaşan zerdalisi ömrümün, gülüşümde çekirdeği sertleşmemiş ilk çağlam, kızım benim, nazım benim, gurbetelde sazım benim, yalazlanmış can tanem, körpe dalım bir tanem.. Sisini gözlerimin, içimdeki dumanı seziverdin de sanki acılandın uykunda, sızlandın huysuzlandın.. Dudakların kurumuş, ter içindesin yavrum! Kolsuz kanatsız kalmış geceden beri başucundayım.. Çırpınarak anlamını arayan binlerce sözcük kabukları koparılmış yaralar gibi uğulduyor beynimde.. itiraf etmeliyim ki yavrum çekip gitse de bir bir ekmeğe, özgürlüğe, insanlık ve hayata dair içimi dişleyen düşünceler, senin bir gülücüğün şimdi yaşamam için bana yeter. Geceden beri başucundayım.. İşte, sabaha dayandı gün! Aşsız, işsiz, kuruşsuz bir ıssız bayırdayım. Bebeğim, canımın kıvırcığı, boranda fırtınada sürgün vermiş tomurcuk, üzüm tanem, nar tanem, acar yanım, bir tanem.. Kim kime, dum duma bir tufandayız; günlerin ağzında kara bir gül dikenleri tenimize dayanmış; ürkütülmüş, sarılmış, acıyla sınanmışız.. İnim inim uykunda nasıl da yalnız yanıyor yüzün yavrum, yüreciğin kaşlarında tütüyor, ellerin avcumda iki ateş damlası, tutuşmuş rüyaların, sesin duyulmaz, kendi kollarımızdan başka saranımız yok bizim.. Yazım benim, güzüm benim, yemin olmuş sözüm benim; sana kuş bulmalıyım sana düş bulmalıyım gidip iş bulmalıyım.. Koynunda çırpınırken böyle çaresiz kahrınla tanıştırdın bizi ey hayat zehrinle tanıştırdın; alışılmaz bildiğimiz nefrete alıştırdın! Onurumuz: senin için sakladığım tek servetim bu yavrum; süt olmaz, aş olmaz, iş olmaz onurumuz.. sızım benim, gizim benim, gurbetelde izim benim; ateş almış taş altında kalmışız, gün olur hesabını sorarız elbet. Gülbehayat Sabahları uyanınca anacanım Ne de güzel yüzü varmış Tadı gibi yediğim ilk çağlanın Ne de güzel özü varmış Gün boyunca dertten derde izi varmış Yüreğinde sızı varmış Kuzu gibi melediğim ilk kucağın Ne de üzgün dizi varmış Kimi bıçak kimi gülle çalınacak sazı varmış Büyüsünde dal kokusu süründüğüm Yağmurunda çiçek çiçek yürüdüğüm Ne de süzgün güzü varmış Kini varmış, acılara kini varmış Bir sevinci bin Allah'a değişmeyen dini varmış Uğul uğul gecelerde Ne de yorgun teni varmış Sarbehayat, oğul oğul sürgünlere göçü varmış Görbehayat, sevinmeye suçu varmış Duybehayat, anacanım çağırıyor Albehayat, alınacak öcü varmış Hapishanedeki Dostuma Ulaştırılamayan Bir Not Sevgili kardeşim: Belli ki gömleğinin yakasında kuruyan ter bu bahar tarlaların tozunu taşımayacak kasketinin gölgesini küçük üzümleri andıran gözlerini bir selvi yaprağı gibi korumayacak Sana tomurcuklu bir dal yollamıştım bir kaç kitap bir kilo portakal Ve "dostları özlemle kucaklamayı unutma" dizesini almadılar geçen yaz-hatırlarsın- ilk meyvasını veren bir fidandan ham zerdaliler toplayıp uzun yollar boyunca esaret ve zafer üstüne marşlar söylemiştik yaşadığın günlerin hesabını soranlara bildiğin marşları söylemeyi unutma
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
|
|
#3 (permalink) | |||||||||||
|
Hesapsız Duygular
Bil ki üzgün bırakıp ayrılırken caddeler kaldırım taşlarıyla örtülmüş uçurumlardır. Bilinçsizce mırıldanışta ansızın hatırlanan bir şarkı gibidir dönüşündeki haz Uzun uzun ağlamak için güdülen hasret bazen nelere değmez subaşından ürkütülmüş ceylanın sekerek kaçarken ırmağa saldığı kader sanki süzülüp kalbine gelir Yanıp sönen solgun ve kararsız ışıkları sehrin topraklarda ışıldasa da yıldızlar kadar gözlerimde yoğunlaşan anlamsız bakış takılıp gölgesine derinliklerin uzaklaşır. Oysa tayların körpecik kuyruğuna parlak yelesine bağlanan kurdela huylarını gizlice dizginlemek içindir Ve bilmediğim acılar yemişine kuşların konmadığı ağaçlar sarmaşıklar altında Seni birazdan ay batarken anacağım fakat unutma ki yaşamak sonsuz bir tadla onarıyor hırçın bir çocuğun ısırdığı elmayı Manastır Kuşçusu zor bir nakış gibi işliyorum liseyi ve aşkı hüzünden bir kanaviçeye Üveyikler ibibikler arıyorum kandillerle gece çullukları bana bir salgını çağrıştıran bıldırcınlar lise öğretmenlerinin dolduğu odalardan sarı asmalar ürküyor koştuğumda kim bilir kuşların öldüğünü rüzgar geçerken selviler arasından sepetime diken gülleri toplayıp annemin güzelliğine üzgün kuşlar vurduğumu benim çağlalar çaldığımı kim bilir hala nasıl süslüyor beni o yusufçuk sesleri şimdi kumruların angutların kaçıştığı çocukların mavi serçeler topladığı aile albümünden bir yüreği hızla soyunuyorum hızla soyunuyorum karanlık koynumdan liseli kitaplarımı Ölülerimiz Her sabah her sabah o kusursuz acının kollarında o kusursuz acının kollarında öpüştüğüm gökyüzü artık çırpınan yüreğimi yatıştırmıyor. Ve onun koparıp dizginlerini uçarcasına boylu boyunca sakınmasız çarpışı heyecanlandırıyor beni. Bir serçe kümesinin konması karşıki dala belki hiçbir şeydir, ama sevgilimin mektubunda bir kuş resmi beni coşkulandırabilir. Milyarla yıldız arasında tanırım onu çünkü seyredince güzelleşir sevginin ışıltısı; binlerce gözüm var binlerce şafak halindeyim anlamak istediğim şeyin karşısında çünkü anlamak zorundayım; her sevinç kolayca ele geçmez insan her acının sahibi değildir; gökyüzü ve nehirler olmasa toprak da anlaşılmaz ve hayatın kararı kesin: son ana kadar onuru koruyanlar yaşayacak söylenecek son söz kahramanca olmalıdır. Vurgunum inceliğinim senin eyy yapraklarda bir kuş hafifliğinde sürüp giden titreyiş vurgunum bir nehri besleyen suların uyumuna, taşlara hırsla vuruşuna dalganın. Ölüm seni yanıltmasın... Nasıl ki yığılır yüzüne gecenin karanlığı gözlerinle bir başına kalırsın ölüm öylesine gözuçlarında savun, kavuştur yüreğini minicik bir çiçeğin bile kökleri yaşamak hırsıyla uykusuzdur. Ölülerimiz... İşte Stevan Flipoviç. Bir kahraman. Faşistler sarmış çevresini. Sehpada. Boynunda ip. Ve o son nefesiyle dalayıp ciğerini bir bıçak gibi vuruyor kelimeleri dişleri arasından haykırıyor: "Kahrolsun faşizm; Yaşasın mücadelemiz..." Steven Flipoviç onurun bekçisi direnmenin. Ölüm seni yanıltmasın... Bir bir düşün yaşayanları alnını korkusuzca kaldır kimin yanındasın yerin neresi ve senin en çaresiz anında tek silahın nedir? Ölüm seni yanıltmasın... Usanma hayata yaraşan sesi aramaktan her kuşun palazlandığı bir yuva vardır, her dal güneşin ve rüzgarın avuçlarında kendi hevesince boyanır; çünkü yaşaması gerekiyor bir şeylerin bir şeylerin bir şeylerin: senin olan Bak: kollarını bağlıyorlar; son defa bakıyor dünyaya Nguyen Van Troi Birazdan göğsünü parçalayacaklar. Ama kan onu geriletmiyor. Başlıyor şarkısına: "Yaşasın Ho Chi Minh: Yaşasın Vietnam..." Damarlarım damarlarına bağlı yaralarından çünkü öldürülmek istenen benim de sevincimdir Nguyen onun siperi... Bir buğday tanesi midir aynı titreyişle toprağa düşer düşmez kıpırdayan o şarkı... bir buğday tanesi mi? Ölülerimiz... Sesleri dünyamız kadar bilge. Birazdan kalkacaklarmış gibi uzanıp bir sipere koyulaşan... Ölülerimiz... Bakışları uçmaya hazırlanan bir kartal kadar çevik, vurgunum gizleyemem. Sen bağrımı amansızca zorlayan siyahlık unutma öldürmekten daha kuvvetlidir ölebilmek. Siginak Yedegimde hep bir şiir olmali Korusun diye beni, Sarsin Solusun diye... Yedegimde hep bir şiir olmali Dilegimce degiştirebildigim Degiştikçe beni de degiştiren Yüregimle sindigim, Kimsenin bilmedigi, Acisina başka aci Sevincine başka sevinç degmemiş, Canim gibi Yok etmek hakkini kendimde gizledigim Ömrümce çilgin, gönlümce engin, Yeni dogmuş bebeklerin sesiyle Yankisi ufkuma dokunurcasina yakin Solugumda kivilcim, dudaginda gül Yaşamaya dügümlü, Goncalar kadar körpe Dalgalar kadar hirçin Kavuşmamiz olanaksiz birine sakladigim, Mahrem, bagişiksiz, Mazlum bir şiir Yedegimde hep bir şiir olmali; Çirpindigim geceler Yetişip yatiştiran Esinlenip dindigim, Duygusu sagilmamiş, Üşüse soluverecek, Pürüzsüz, bir başina incecik, Gülüşü gülüşüme denk, andikça parildayan Andikça parildadigim, Kanmayan, kandirmayan; Öfkesi kirlenmemiş, Zehri gibi kendi hayatimin Ayrilik yaralarini sarilir sanmiş, Sürgün, ürkütülmüş, Üzgün bir şiir. Yedegimde hep bir şiir olmali Yuvasinda ilk kez uçan serçe gibi telaşli, Şafakta kuzulamiş karaca gibi baygin, Ulaşinca çilginliga kirilan dallarda ömrün Yanarak uguldayan Yanarak uguldadigim... Yine daldim da kendi düşüme Hasretin kanayişi bitermiş sandim... Beni şiirler bagişlasin! Suda Yiten Ayışığı Kırk sevginin baygınıyım - belki de yüzkırk - yine de yalnızlık yalazlanır kırık kalbimde Otların tutuklusu haylazı ağzım şimdi tutlusu kara suların. Her şeye yeniden başlayabilseydim eğer aşkımı acıyla anmazdım artık. Ben ki delisiyim suların, oysa bu sular çöl rüzgarı kadar bulanık. Akar gibi geçiyorum dünyadan, ısınıp bakınmadan, sarhoş sıkılgan sırılsıklam... Kırk diyarda kırkbin öpüşün bitkiniyim dudağında kırkbin kekik tadı kamaşır yine de kalbim ısırgan mı ısırgan. Eşini çağlayana kaptırmış balığıyım bu nehrin; aydır, geceden beri dişlenmiş kelebeğin her sabah ağzımda ölümüyle buluşan. Sürgün Uyandırın anamı Söyleyin gidiyorum Yolumu gözlemesin Dönemem belki geri Arkadaşlarım duysun Kardeşim bunu bilsin Söyleyin gidiyorum Dönemem belki geri Babama haber salın Çiçekler onda kalsın Sulasın günaşırı Dönemem belki geri Korulara söyleyin Dağlara asmalara Baygın çocukluğumun Çınladığı kırlara Söyleyin gidiyorum Dönemem belki geri Gelsinler anılarım Uğurlasınlar beni Sadece sevdiğime Söylemeyin duymasın O kadar körpe ki kalbi Bilmiyor yitirmeyi Söylemeyin bu akşam Sevdiğim ağlamasın
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
|
|
#4 (permalink) | |||||||||||
|
Şafak Vakti Rüzgârın Eşliğinde Mavi Yengeç Ağıtı
Sisten mintanını kuşluk vaktinin usul usul soyunuyor işte bahçeler; bin dilinde bin yarası varmış gibi, civanperçemi huysuz, huzursuz inildiyor; nazlı mavisi ketençiçeğinin, yıldızlardan daha suskun, daha uykusuz; ah, kırılan kabuğu suyun, ıslak yanı ıpıssız kalmış kıskaçlı boncuk; çınlatıp oysun diye kayalıklarda, rüzgâr bütün gece aralıksız yasını taşıdı kumsalın dalgalara; ah, parçalanan mercan sazı çakılın, sedef kını kırım kırım dağılmış yosun çakısı... Yakılmış bir orman iskeletinin küllerinden mi sızdı bilmem ki ansızın yüreğime bu sızı; nice rengin nice sesin o büyülü sürüsü şimdi kara bir is kuyusu; yamaçlara doğru yayılmış ekinleri terden ve ateşten tırpanıyla güneşin nasır nasır, soluksuz, biçen çiftçiler gibi rüzgâr biçiyor içimdeki acıyı... Ağaran tanın ilk ışıltısı kamaşan karnında ufkun tülden gülleriyle yanarak uzanıp öperken ıslak dudaklarından kıvır kıvır asmaların, ağzında, tadı can mayası bir nar parçalanır, kınından sıyrılmış bıçaklar gibi rüzgârın sulardan sıyırdığı dalgacıklara dökülür kıvılcımları... Işık zaten, dünyanın, güneşten kopalı beri kanatlanıp ardı sıra süzülen ve içinde ürediğimiz kıvılcım sürüleri değil mi, yanardağlar değil mi onların yuvaları... Ah, eşini ikizinden kıskanan sülün, dalların dudağında ayrım ayrım ördüğü üç yuvada sevdasını üç dişiye ayrımsız üleştiren minik ötleğen, çağlayanla seviştikçe çoğalan köpük, koynundaki incinin kurbanı midyeyi görüp öpüşünü dikeniyle sunan böğürtlen, gagasının kınasını kızılcıktan sağan sığırcık, göğün ipek gergefine, gümüş sırmalı tığ danteli işleyen çatal kırlangıç, lodosun yağmur, karayelin kar kokusunu her havanın haylazı koynunda yatıştıran duvağının sabırsızı akasya, çayır, bayır, şimdi nasıl üzgünsünüz kimbilir; çiğ azmış, çiğdem inler, sıçramaktan incinmiş bilekleri korkutulmuş tayların; yuvasına usul usul sokulan yılanın hışırtısını duymuş da otların fısıltısından daldan dala döner de döner sürmeli çalıkuşu, çaresiz, gücüne küskün, siner de siner; mahzun kuzu melemeleri çınlatır çimenleri... Kurşunların götürdüğü yavrusu geri gelmez bir ana kırılmış dalın gözenekleri gibi kurumuş çiçekleriyle yüzünde gözyaşlarının dalmış penceresinde uzakların düşüne aydınlığın sökmesini bekliyor, söküp düşmesini içindeki kanlı gölgeye; korktuğuna efelenen, sevdiğine kıvrım kıvrım mahzunlaşan karabaş'ı mahallenin şafaktan önce zehirlenmiş, yakalanmış titreyişlerin kamçısına kaldırımdan kaldırıma sürüklüyor kendini; biri buğday, biri zeytin tanesi, biri duman üç encik göç yolunda ağ kapana takılmış bıldırcın gibi bakınıp ürkek ürkek saklandıkları delikten kırık kırık sızıldanıyor, yalasalar dilleri gitmez, ısırsalar dişleri yetmez; çocukların düşlerinde biri meltem, biri imbat, biri lodos olsa da isimleri, sokaklar düşlere de sağır, çocuklara da; sanki sezmiş de, geceden beri, petek petek pürüzlü, tıkız, silisli koca bir taşın dönüp durduğunu içimdeki oyukta, paylaşmak ister gibi puslu değirmen uğultusunu bağırdan bağırdan dem çekiyor çatıdaki güvercin... Uyanmış olmanın bezginliğiyle, yaşıyor olmanın azgınlığıyla, sevdaya, dirence kızgınlığıyla birazdan caddeleri dolduracak insanlar; uslu-süslü gövdelerinin kuşsuz-düşsüz boşluklarına süngersi bir tutkuyla yılışıp izledikleri reklamlardan hırsızlama maskelerini asıp, birbirlerinden bir şeyleri gizlice kapışmanın yarışına girecekler; çalkalandıkça içlerinde doymazlığın safrası ağızlarını salyamsı bir köpük dolduracak, ihanet, nankörlük, sinsilik, yalan, döviz, kredi kartları, karşılıksız çekler, güve, sülük, kene ve benzerleri; ne, kendileri için çekilmiş acılar umurlarında ne de yağmurdan sonra yapraklarla dans ederken serçeler dallardan gökyüzüne balkıyan şöleni duyumsama yetileri var; dünün unutkanı, yarının algılama özürlüsü olarak, boyunlarında boyunduruk, böğürüp duracaklar bir gün daha... Kayalığın sevdalısı, sazlıkların, yosunun belalısı, haşarı mı haşarı kum tanesi iki çakmaktaşını göz edinmiş mavi yengeç ne kadar güzeldin oysa, çevik mi çevik, bıçkın mı bıçkın; sol yanından dalgaların çığıltısı, sağ yanından kuşların cıvıltısı çağırdığı için mi bir o yana bir bu yana, yanın yanın gezerdin; sedefi mermere kavuşturan şarkınla seher serinliğinde sulardan gelişini uzaktan işitirdi sakalar; kıskanıp ısırganotları çakıllardan sorardı gizini mercan kıskaçlarının; çıkıp geceleri kumsala, seyrine dalsan yıldızların ayışığı ıslak pırıltına yaslanıp okşardı ışıl ışıl yakut taçını; kamışların fosforlu kelebeği, bir yudum etini mi zümrüt içinde denizlerin gökyüzünden senin için süzdüğü menevişli cam mavisi rengini mi, kıymak için canına suçun saydılar; ah, kırılan sedef kabuğu suyun, gönül gürültüsü dağlanmış kıskaçlı boncuk; bağrında kendinden daha ağır bir bıçak yarasıyla ateşe yatırdıklarında, kimbilir nasıl arandı yosunlara gizlediğin kovuğunu kehribar bakışların... Çiçektozları ve çimenlerin ıslak teniyle içlenip rüzgâr yanık yanık inledi kamıştan kavalında suyun, çırılçıplak yasına sindi sazlıklarda kırılıp dalgacıklar; kanadında taşıdığı kıvılcımdan utanıp, üzgün, yaprakların altında söndü ateşböceği; ötüşleri daha da acılansın diyerek gözleri acımasızca asitlenmiş bülbüller kavlanmış tahıldan alıp is kokusunu, küskün, çırpındı kafeslerinde; daha onyedisinde körpecik bir gencin, şişlerle sorgulandığı zifiri mahzenlerde demirden ve taştan sızan kan pıhtısını ağılı diliyle yalanırken karanlık, utandı portakal çiçeğinden nektarla kalkan arı; utancından, bin yüreği bin yara olup kanadı narın; koruklar, zerdaliler kekreyen nazlarını çekirdeğin acısına çağırdılar yeniden; erken döktü yemişini çitlenbik, utanıp asırlar tutan hayatından; genç kızların çeyizlik kavakları, ürpertiyle ağırladı rüzgârı; mavimsi pırıltısından kara inci bağrının, utanıp, sustu iskete; ıhlamur çiçeğine yasladı kanadını gözyaşını içer gibi kelebek; diş dudağa sığındı sızılaşıp, dil yutkunuşa; almak için deniz, kendinden çalınanın öcünü, kırığını kuşandı derin koynundaki mermerin; kanla kazılmaktan toprak da sızım sızım sızladı kan tozumaktan rüzgâr da... Kaç kuzulu maral, kaç, avcı geldi avcılar elinde kaç kuzu kaldı; dalıp da çayırlarda yumakların, yulafların bir yudumcuk tadına duymazsan pusucunun izin izin ezdiği filizin inleyişini seni avlarlar, daha melemeden körpe yükünü, küle katıp yaralara çıralara bağlarlar; geceleyin karadutun tülünü bürün, görünmesin gözlerin, gündüzleyin yıldızlar gibi güneşi örtün, mazı dalı tazıların hızını işlesin bileklerine, meşelerin gölgesinde eriş düşüne; ışığını aydan alan yasemin kardan alan kardelen nardan alan gelincik korusun sevincini, çayırların ırağına, koruların yüreğine kaç kuzulu maral, kaç, seni avlarlar... Yakılmış bir orman iskeletinin küllerinden mi sızdı bilmem ki sabah sabah yüreğime bu sızı, ah, o badem kokulu rüzgârı çocukluk günlerimizin birden, nasıl da islenip puslandı böyle... Ho Amca, Ho Amca, yetiş kurtar bizi bu zulümden! Yalnız Değiller, Şarkıları ve Biz Varız Saydam ve ıslak ölüm eğer boyunlarına geçirilen ilmikten gökten bir fırtınayı koparır gibi koparacaksa ciğerlerini nefesimi onlara vereceğim kalbimdeki yaşayan tıpırtıyı gözlerimi onlara vereceğim oyarak kirpiklerimle dünyada acıya ve öfkeye dair bütün görüntüleri Urgan demir yollarında fabrikalarda gün boyunca çığlığın dinmediği şehrin uzak semtlerine doluşan işçilerin pamuk seline yaprak yaprak dökülen tütünde zeytinde çam denizinde ormanların ve verimsiz düzlüklerinde kurak toprağın açlığın can çekişini tırnakla terle susturmaya çalışan yoksul köylerin gözlerinde parlamaya başlayan umut için düğümlendi Saydam ve ıslak ölüm eğer boyunlarına geçirilen düğümden dökecekse körlerin alfabesini yumruğumu onlara vereceğim yaşayan yumruğumu ağzımı onlara vereceğim yeryüzünün bütün mert ölüleri için toplayarak kanlı kelimeleri Yaşadığımız Şehir İrin dolu bir günü en geniş caddelerden böğrümde taşıyıp geldim.. Yazık ki saranı yok gönlümün işte yine bu gece.. Ne kadar süslense de ışıltılarıyla denizin yine de boğuktur mavileri gökyüzünde bu şehrin.. Yanıktır, dinleyin, sesim yanıktır işte yine bu gece; kırağıda uçuklaşan daldan dahi yanıktır.. Nasıl da bulanıyor içimde o tacir gülüşmeler; öyle ya noterler müfettişler veznedarlar bonolar masmavi bir sabaha kirden başka ne verir? Bir günü böyle geçtim iğrenerek bir günü en geniş caddelerden.. Tam da derdimi yanmak için huysuzlandığım anda yazık ki gönlümün yalnızıyım şurada, dağlara kadar.. Oysa geçerken sokaklardan düş verip kendi ruhumda narince gözlediğim ne kibir, ne ödül gerektiren sıradan şeylerdi koşarak aşabilmek için zamanı rüzgârlı öfkeler tasarlayan ya da derdini özlemini çektiğim güzelimi beklerken kalbimde filizlenen tasalarla sevinçlerle ilgili sıradan, insani şeyler.. Yürüyordum çınlayan duygularla bomboş fundalıklarda gibi oysa nasıl da kalabalıktı yollar.. Biraz da gecenin loşluğundan afyonlanarak karartıp benliğini ve karardıkça daralıp başıboş bir duyguyla hayatın küskünleri olarak ve hayattan öylesine habersiz akıyordu caddeden sıra sıra insanlar.. Kimisi korkuyordu belli ki o büyük fırtınadan kimisi çoktan unutmuştu ruhunu körelten kiri kimisi kirle uyuşturulmuş kimisi duygular alıp satıyor kimisi sızlanıyor kederden kimisi gülüyor sinsi sinsi kimisi soludukça soluyor kimisi ise lekeler sıçratarak en uysal yerlerime sadece susuyordu.. Islaktır, evet, eğilip bakın kandan ve yaralardan hem de sırılsıklam ıslaktır her gün geçtiğimiz sokaklar.. Kurtulabilinir oysa o kara çukurlardan hem ince hem sahtekâr bir kadın gibi yaşamaktan iğrenmeye başlansa.. Yoksa nasıl başkaldırır bir şehirde çalkanan sefalete yoksullar? Geçiyor dalga dalga gözlerimin önünden bir günün köpükleri en hazin görüntüler.. Doludur, dinleyin, sesim nefret doludur işte yine bu gece. Azan, bozaran bir sürü polisin arasında yurdu azad olsun diye çırpınan hem yorgun hem yaralı bir gencin bakışlarından izlediğim bu şehri küflerin, irinlerin içinde en geniş caddelerden böğrümde taşıyıp geldim.. Bulabilmek için o mahşeri rüzgârı bırak yüreğim bırak çiselesin bu yağmur içimde bulanan duygulara.. Bir de sen varsın bir de sen güzelim, o derin inceliğinle yazık ki saçlarını küçücük bir dünyaya oynaş kılan bir de sen.. Korkuyorsun oysa korkular sinsice katlediyor her şeyi.. Artık aşk denince herkes kederden sözediyor.. Ah, bu şehirde kuduran sadece keder değil, cançekişen şu deniz şu isli yakınlıklar kuşlar ve ışıklar da kudurmaktadır Manavlar dahi erken topluyor duvarlardan renkleri; ses geliyor çünkü uzaktan, dinleyin duyulan çürümenin sesidir arbede sesi.. Kimisi kan içinde koşuyor kırmak için bileğinde zinciri kimisi karanlık pusulardan dişbiliyor koşana kimisi hâlâ sessiz, habersiz ya da sinmiş bir köşeye.. Artık bu şehrin bütün bankalarında bütün kasaplarında ve bütün gecelerinde çocuklar kırbaçlanıyor; artık bu şehirde analar dizdövüp kan ağlıyor; sararıyor artık bu şehirde duygular; güzelim, sığmıyor artık bu şehrin ölçüsüne yüreğim; bana yalnız hınç veriyor ne duysam örselenen sevişlerle, ucuzlayan bakışlarla ilgili.. Öyleyse, koşacaksan ellerimi daha sıkı tut saçlarını ışıldatıp saçlarıma kavuştur; güzelim, seveceksen eğer unutma: bağrımda isyankâr şarkılar uğuldanır isyankâr şarkılar ve ayrılık ayrılık ve ırmaklar ırmaklar ve kuşların o narin uçuşları.. Doludur, dinleyin, sesim acı doludur işte yine bu gece en derin özlemlerin bile yazık ki kusarak dolaşılan sokakları var çünkü.. Adan yüreğim adan hayatı anlamanın yolunda burkuluşlar ağlayışlar da olsa güzelliğin uğruna daha çok adan.. Yoksa nasıl sıyrılabilir bu şehir, kirden ve yaralardan? Adan yüreğim adan yaşamanın sevinci heder olmasın sakın.. Bir şehir ki zehirdir incecik gülüşlerin bir şehir ki çevrilmiş sokakları süngülerle zırhlarla bir şehir ki her sabah vurguna hazırlanır bir şehir ki pelte pelte çocuklar dökülür sinemalardan tokatlanıp genç kızlar alınıp götürülür bir şehir ki yollarında aç insanlar sürünür solgunlaşır bakışlar, sabahlar kabalaşır bir şehir ki aşk denince sadece acılar paylaşılır öyleyse: dayan yüreğim dayan gerekirse katlanır geçeriz güzelin hasretinden; davran yüreğim davran kurmak için yeniden günü gelir yıkarız bu şehri temelinden Yaşadıkça Ah benim aşkla beslediğim sevgilim kalbimi zorlayan heyecanla sana savaşın gitgide yaklaşan uğultusuyum Günler sazlarla çevrili göl kıyısında suyun inanılmaz berraklığıyla çalkalanıp geçti serçeler karla yıkadı tüylerini taşların oyuklarına doluşan kertenkeleler düşlerimde zamanla silikleşti Bazan düşünmek acı veriyor bana içimde yırtılarak uzaklaşan çayırları Ah, benim aşkla beslediğim sevgilim bütün güzel şarkıları sanki ben bestelemişim üstelik merakla bakıyorum tanıdık her yüze Çayırları düşün anamdan emdiğim sütün tadı yırtarak uzaklaşan çayırları Artık tek afiş kan kokusu şehrin sokaklarında gerisi düşmanın kurduğu pusu kan kokusu diyorsam ah, benim aşkla beslediğim sevgilim kalbimi zorlayan heyecanla sana savaşın gitgide yaklaşan uğultusuyum Yenilgi Ah susuşu o saf yüreğin ah, acısı acemi çocukluğun düş kırıklığı, coşkudaki bozgun Ah yenilginin yorgun kısrağı kendi içini kavuran kızgın ateş bekleyişe bağlanan umut, tasası haykırışın Ah, ardı ardına kenetlenen ölüm ah, hıncı sabırla bezeyen sır yazmadaki sırması ağlayışın, tırnaklara oturan kan Sanki delirmenin eşiğindeyim boş bomboş gözlerine gömülmüşüm bir köpeğin mısırların süt taneleri, kestanelerin bademlerin daha olgunlaşmamış suyla susuzluk arası kayganlığında aranıp duruyorum kendimi Ey yangınlarda patlamaya hazırlanan merak ey içimi ekşi sularla çalkalayan baş dönmesi ıssız ıpıssız boşluğu aysız gecenin ölümle yaşamak arasındaki şerit naneler, kekikler, ebegümeçleri ve şifalı bulutu kaynar kükürt deresinin çekiyor altımdan nemli döşeğimi Ah, yürekleri toprağa saplanan arkadaşlarım ah, oğlakların, tayların, buzağıların acı otlarla kararan damakları (akşamları barut kokusuyla dönsem de odama, sancısı: çaresiz seyrettiğim ölümün Ah, bir kere daha kederliyim ah, çılgın bir aşkın kollarında incelen bıçak seni öperek bilemeliyim Yine De Gülümseyerek Ne sağnaklar görmüşüz, yarılan gökyüzünden alnımız yıldırımlarla ağmış, ne rüzgarlar çınlamış bağrımızda, coşkusundan kırılmış kaburgamız, dişlenip kayaları ne ateşler yakmışız, aşmışız ne zifir uçurumlar, yine de ürkütmeden öpmüşüz bir ceylanı gözlerinin yaşından incitmeden tutmuşuz ağzımızda yorulan kelebeği; şimdi asmalardan korukların tadı silinmiş, sesimizde sendeleyen bir keder, uykusuzluk serin serin sızıyor acıyan tenimizden; ziyanı yok, nasıl olsa gönlümüzde aşkın yeri çok derin. Ne azgın canavarlar üstüne yürümüşüz bir demet çiçek için, neyimiz var neyimiz yok vermişiz bir narin dilek için, yıllarını taş duvara örmüşüz ömrümüzün bir hırçın yürek için; şimdi çevremizde yosunlaşmış sessizlik, yabanıyız gittiğimiz her şehrin, çiğdemsiz, kükremesiz, kimsecikler sezmiyor boynumuzdan didişen örümceğin zehrini; ziyanı yok, nasıl olsa nabzımızda durulanır yaşamanın iksiri. Ne güzel sevmişiz, ağzımızda mavi bir tat kekremiş, ne sızılar sarmışız yumuşacık öpüşlerin çığlığını kuşanıp, şafaklar tutuşkunu şarkılar yuvalanıp ne mintanlar yırtmışız, şimdi usulcacık ürpersek kara gece uykumuz kaçacak kadar delik üstümüz çimensiz tepeler gibi bereketsiz, örtüsüz, serin; ziyanı yok, nasıl olsa gönlümüzün çayırları ipekten, bakışımız lekesiz. Ne masalar düzmüşüz kıvrımları gümüş, kakmaları sedeften, ne milyonlar yanından başeğmeden geçmişiz, huyumuz değişmemiş, hayatımız günbegün çarpışarak yaşanılan sırların ürünüdür; şimdi kar altında avcumuz, avurdumuz ilaçsız, ıssızlaşmış sabahlar, yoksunluk arsızlaşmış, kaçışır yolumuzdan gölgesini de alıp o şaklabanlar inildesek açlıktan; ziyanı yok, nasıl olsa gönlümüzün dağı taşı altından. Ne devlerle dalaşmış kanımızı göstermeden silmişiz. ne kudurgan günlerde elimizi dost eline titremeden vermişiz, bir ömür seğirtmişiz bir nefes beklemeden; şimdi nice anışların dudağı üşüyen bir çocuk kadar uçuk, nicesi elsıkışların sahtekar çıkmış. - Bizi eşkiyalar soymamış abi muhabbet yıkmış! alıntı....
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|