|
|
#1 (permalink) | |||||||||||||
|
AKŞAMDIR
Suları boğdu dalgalar. Ses hoyrat, sevinç yılgın, şakaklarım sonbahar… İklimi kurak aşkların… Yapışmış tenime ter, elime kir, sessizliğin ortasında bir deli rüzgâr. Akşamdır avuçlarında marmara'nın… Akşamdır, şiire karıştı sular, sularda çoğalır sevdalar; ellerim ah ellerim, nasıl anlatsam, gece… Gece kokuyor çocuklar… AŞK BİZE KÜSTÜ I biz bu kentlere sığdık da bu kentler bize sığmadı âsiya ve bir çığlık gibi günlerin çarmıhında arttıkça yalnız, sustukça silik... ay ışığı gölgeleri büyüttü son kuşlar da vuruldular dağlarda yakamozları söndü sahillerin, ışıkları evlerin çağın vebalı gövdesinde bir hayalet gibi gölgemizde yalnızlık kaldık... kırık bardaklar gibi içilmiş sulardan geride buruk bardaklar gibi... II düşler artık ölü çocuklar doğuruyorsa sevgiler boğduruluyorsa kürtajlarda ve daha eskimemiş tüfeklerle ordusu bozguna uğramış askerler gibi kalıp bozuk paralar gibi yuvarlanıyorsak kaldırımlarda bir bedeli vardır elbet cennetini çaldırmanın ömrünü piç bir bebek gibi bırakmanın bulvarlara bozgunlara ve yanlış yalan aşklara; bir bedeli bu kuşatmaların, ilkyazları kurşunlatmaların... biz bu kentlere sığdık aslında bu kentler bize sığmadı âsiya ah son kuşlar da vuruldular dağlarda! III ay ışığı gölgeleri büyüttü mutluluk oyununa geç kalan ölü kuşlarla geldim geldim... kırık bardaklar gibi içilmiş sulardan geride buruk bardaklar gibi ve ömürlerimizde bin kasvetle upuzun sefalet seferlerinin ayazı belki de yalnız geçireceğiz artık kimbilir batan gemiler gibi yiten aşklardan geride kalan her kışı, güzü ve yazı ay ışığı gölgeleri büyüttü ayrılıklar eskidi... biz eskidik aşk bize küstü âsiya... IV belki de uzun sürecek bu bozgunun saçağında sen şarkılarını sesine yasla ve bırak beni de usulca bir apansız yalnızlığa! ay ışığı gölgeleri büyüttü büyüdü ölüm ve biz küçüldük âsiya... AŞKIN BİLANÇOSU I gidersin; yağmurlarda kırık kalır mızrabım gidersin; ardından dilsiz bir ihanet gider gidersin; her şey gider gidersin; kalbimde bir tabur ayaklanır ilgilenmez ordular, hükümetler gidersin; ne rezil bir an’dır bu yazdıkça silinen sözcükler gibidir hayat gidersin; bir hazin dramdır bu /kanmadım aynalara sana kandığım kadar içimde bir boşluk sana yandığım kadar…/ II bugün hasretin kırlarında dolaştım senin adınla aşkın adıyla savrulup aktım o ırmaklardan; ırmakları çöllerle çölleri denizlerle denizleri düşlerle buluşturdum sustum kaldım sonra böyle günleri savuşturdum... /ne ses ne nefes ne de bu rüzgâr bağışlar seni simsiyah gecelerde budanırken ah ömrüm dönüp sırtını giderken kimler karşılar seni?/ III sen olmayınca sesin de yoktu, gözlerin de bu yüzden odama resmini yaptım söküp kalbimi yanına astım sensiz kalan yılları da ben buruşturdum kalbim hasretinde asılı kaldı yetim kalmış anıları ben tokuşturdum… IV daha bu solgun günlerde aşk, yaşanır sözde! kalp, yitik bedende; yağmur değil, sanki efkâr yağıyor kente yağıyor ömrüme senin yerine… /kanmadım aynalara sana kandığım kadar içimde bir boşluk sana yandığım kadar…/ AYNI GÖĞÜN EZGİSİ Abdülselam Daha aşksız ve kitapsız lisede ipince esmer yürekli bir oğlan Bu yağmur nerden gelir: Sular bulanır Bu çığlık nasıl büyür: Yürek daralır Bu kavga ne de bıçkın Meydan aranır Aranır Abdülselam Bilmez bir oğlan Diyarbakır'ın göğsünde terli bir akşam Daralan sokaklarda bir yaşamı çaldılar Abdülselam kardeşimi arkasından vurdular ... Koştum kan mevsimine erken sarıldım Bir kanlı geçitte vuruldum kaldım BİR LİSELİ SİLUETİ hayat hattında acemi tayfalardık ne avunduk sevinç müsvetteleriyle aşktan ikmale kaldık... bak her sabah bağıran yeni sabaha artık iklimler değişmiş, kuşlar da gitmiş tenimde eski ateş, gözlerimde fer bitmiş heybetli dağlar arasında göğümde yıldız yitmiş... sen hala anılarımın en beyaz yanısın sen buğulu bir camın ardından izlediğim hayatın yarısısın sen sağanakla gelen sabahlarda çok eski bir şarkının adısın... * daha adamlar şehirlere otomobillerle geceler anılarla birlikte gelir siluetin giderek uzaklaşır, düşler de kilitlenir efkarım bir yaralı ayrılıktan beslenir (artık ne teneffüs zilleri çalar ne otobüs duraklarında sabırsız bekleyişler var...) * kimse bilmez yıllar yılı hep aynı beyazla gezmek nedendi olsun! Yirmi yıl seni özleyerek yaşlanmak da güzeldi... Çünkü sen buğulu bir camın ardından izlediğim hayatın yarısısın sen sağanakla gelen sabahlarda çok eski çok eski bir şarkının adısın... BİR NEHRİN TÜKENİŞİ hasretin kan çanağı gözlerinde oturuyorsun seni soruyorum hiçbir şey bilmiyorsun hep bir çağlayan gibi senin sevdana aktım sen ise sularını kaçıran bir nehir gibi uzaktın... tükenişi bir aşkın bir nehrin tükenişine benzer ne deniz olabildin ne nehir kalabildin... kendin ol kendin ol sen buysan başkası ol! buysan kederden öleceğim başkası olursan da kimi seveceğim? /ne diyarbakır anladı beni ne de sen oysa ne çok sevdim ikinizi de bir bilsen.../ BİTME bitme!bak,içtim,yürüdüm,kederlendim denize girdim,üşüdüm,sana geldim düş bitmeden sen bitme bitmeden sevgi gitme bitme!bak,koştum,savruldum,hep örselendim cıgara ziftlendim,ille de seni sevdim uzaklarda öyle çok kederlendim günler bitmeden bitme bitmeden hasret gitme bu yangın geceler,bu intihar gidersen paramparça yüreğimde ağıtlar bu dolunay gecenin göğsünü yarar benim göğsümde de sana geniş bir yer var düş bitmeden sen bitme bitmeden sevgi gitme... BU SENSİN Bu sensin Ve sesin Bu terin ve tenin haklı ıslaklığı Kal öyle Isıt gözlerimi gülüşlerinle Birazdan kapılar kırılacak belki de Birazdan kapkara bir örtü olabilir gözlerimizde Biz diz kırarken sinesinde sancının Yolunur papatya Deşilir ten Ve yara da ! Çünkü ölmek günleri biraz da Gülmek günleri(de), inadına Gün gülümsemeleri ardında Gün gülümsemeleri ardında Dağlandıkça Dağlaşmak Ve dağları sevmeye yaraşmak Yaraşmaya Yanaşmak günleri Sen de yanaş kıyılarıma bir vapur gibi Çarpıp durayım güvertelerde gözlerine CİZRE YOLUNDA GÜNEŞE BAKAN ASKER kuşatılmışlığa kar yağıyordu toprağın mayınlı şakağı ürkek ve sabahın yeni renginde bir asker cizre yolunda güneşe bakıyordu herkes bir dünya konuşurken dilinin yordamıyla en önce aşklar bitiyordu cizre yolunda sonra cıgara paketleri ve sofralar sonra mevsimler çocuklar ergenliğe bitiyordu... kar beyaz, bembeyazdı morarmanın dilini bilmiyordu cizre'de havalar o gün ayazdı neredeydi o alabalık sürüleri, turna katarı nerede bulurduk çılgınlıklarla yonttuğumuz ve karlar gibi eriyip yiten baharı /cizre yolunda güneşe bakan asker sesini nerede bulur?/ özlemler biraz kalsın, bırak bırak her özlem önüne bir yol bulur sen de o fısıltıya savrulma asker cizre ellerimize, hayat düşlerimize yeter..
__________________ |
|||||||||||||
|
|
|
|
|
#2 (permalink) | |||||||||||
|
DAĞINIK GAZEL
“eski güzel şeylerden değil, yeni kötü şeylerden başlamak gerekir.” -Walter Benjamin- göç geçer... geçer ayrılıklar baladı siyah bir orman olur gençliğimiz bize böyle pay kalır bize böyle pay kalır... ağla sömürgem... belki dönemem oralarda usul usul talazlanan nehirlerde yaz kalır kış yanar, düş üşür yüreğimde ağlarım, gözyaşım beyaz kalır... sonra askerler yeniden kuşatırlar aşınmış kaleleri bin havaar parçalar gecenin döşeğini ocaklar iniler, yas büyür, orta yerde kan kalır dıngılava’da peştamallı çocuklar havuzlara işerler gözlerinde bir mahmur özlem kalır... derken bir ankara, bir poyraz beni döve döve içeri alır yollarda giderek uzaklaşır... giderek uzaklaşır fahişeler terli kasıklarıyla sabaha uğurlanır kuşlar inkâr edilir, gökyüzü yağmalanır ben büyürüm bu kederle kalbim uslanır... ağla sömürgem! ağla ve kucakla kumral delikanlını buralarda çatılmış bir tüfeğim böğrümde taflan kalır şimdi kızılay’a da oturmuşum hasretin kancasında geçer zaman, geçer yıllar, günlere bir yeni hazan kalır... ağla sömürgem... sen hep mağlup bir ağlayışta ben uzak susarım bu mağlubiyet için hep anlayışla bak, çöpçüler bu geceyi de piç edip süpürdüler ben ise haber değeri bile olmayan bir haykırışta özleminle hâlâ bir yakarışta... ağla! ben de ağlarım gözyaşlarım özlemine az kalır buralarda nem var! nem varsa sende kalır daha çağırırken anı bile kalmaya tenezzül etmeyen o dağ dorukları sömürgem yaslar durur sesime kırgın ayrılıkları... ben gittim ve yittim! oralarda usul usul talazlanan nehirlerde yaz kalır yaslarım günleri yüzüme gözyaşım beyaz kalır burada yıllar küfürle uğurlanır ben büyürüm içindeki haylaz çocuk uslanır ve günler geçer, herkes gider, pistler boşalır sahnede bir ben, bir kurtlar, bir klasik dans kalır... ağla sömürgem... buralarda döne döne- mem! artık bir yeşile dolmasak da anılardan haz kalır sen de bir zaman duyarsın bir gün bir taze mezar kazılır ardında bir dağınık gazel ile, kül ile ankara’da bir ölü yılmaz kalır... DEFOLU ÇIKAN HAYAT VE İYİ YÜREKLİ ÇOCUKLAR I uzun boylu ağrılara atıldım sokaklarda hırçın rüzgârlara katıldım iyi yürekli çocuklar sessizce büyümekte “dünyanın şavkı kendine, efkârı bize mi?” demekte; kimileri taburlara, koğuşlara gitmekte kimileri sidikli döşeklerde upuzun uykulara düşmekteydiler uzaklarda yaşlı çam ağaçları sessizce çürümekteydiler... iyi yürekli çocuklar günlerin rahmine yaslarken düşlerini bazen apansız ölmekte ölmekteydiler... ama şalvarları gül desenli döne’ler yeniden dillenip döllenmekte doğrulup yeniden dillenmekte ve sokakların, a(damların), kedilerin üstünden rüzgârlar esmekteydiler... (gecede bir fahişenin koynunda uzun donlu, nizipli bir tüccar üşümekte; kaçak elektrik kullanılan evlerde sümüklü oğlanlar “püsküvit”(!) istemekte ve sımsıcak somunları kavrayan yaslı eller, balta girmemiş hayatın ortasından korkak ve küstah bir tevazuyla yürümekteydiler... iyi yürekli çocuklar düzineler halinde feleğe küfrederek geçmekteydiler; sonra gecede mart kedileri, ay ışığı ve iniltiler... hep aynı nakaratta köhne bir hayat...) sonra bildik törenler, kanıksanmış itaatler ve her aşkın künyesine bir gün dökülen küller... sonrası pazaryerleri: patates, pırasa vs. taksitler ödenip senetler alınacak bu ay da bu ay da sürüm sürüm turplara sıkılan limon damlaları gibi duraklarda defolu çıkmış hayat kimin umurunda! II kimin umurunda yeni donlar giyen eski kadınlar ve bilumum “öteki”ler dolup boşalan kültablaları bozuk sifonlar şerefsiz adisyonlar ve yamalı bohçalar gibi uzayan yollar kimin umurunda buharlaşmış oğullarını arayan anaların acısı ve yaşlı bir kemancının eskimiş papyonundaki keder... /sürerken ıssızlığın ödül töreni sen topla dur topla dur dağılan sevinçleri.../ III “-vay anasını bu maçı da alamadık abiler ipne hakemler bizi yine mağlup ettiler!” iyi yürekli çocuklar sessizce büyümekte en pahalı düşleri dolara endeksleyip en ucuz pazarlara sürmekteydiler sonrası aşkın ve şarabın şanına düşen gölgeler... gölgeler kimin umurunda? yoruldu yorgunluk da aşk bir yana, düş bir yana! paranın sultası düştükçe düştükçe aşka, ışığa ve şarkıya her şey hızla ayrışmakta üstelik gün ortası, ışıkta! her şey pazar ve karmaşa... /sürerken ıssızlığın ödül töreni sen topla dur topla dur kirletilmiş düşleri.../ IV iyi yürekli çocuklar sessizce o aşınmış saçaklarda, yollarda ısrarla yanlış atlara binip ısrarla düşmekteydiler... -yok yoluna geçti geçen günler ..k yoluna kaldı kalan günler geride bu yüzden aşk dediğiniz nedir ki be abiler? camları buğulu bir genelev odasında vizite fiyatına... solarken gecekonduların dar pencerelerinde bal gözlü kızlar... V sürerdi yine sürerdi mırıltılar ve homurtularla hayat “bu maçı da alamazken abiler” iyi yürekli çocuklar sessizce büyümekte büyüdükçe kirlenmekte kirlendikçe ölmekte öldükçe bilmekte bildikçe acımakta acıdıkça görmekteydiler ki her fırtınadan ve anıdan geride herkes figüran yaşamın sahnesinde... sahnesinde yaşamın kentlerin kaldırımlarında upuzun dilenciler minibüslerde demlenmiş ter ve çürük sperm kokusu sahnesinde aşklarla rus ruleti ve tel kaçıran çorapların kederi... sahnesinde brüt bir yaşam net bir ölüm (bırak rezil gündüzleri geceye yaslan gülüm!) VI iyi yürekli çocuklar o mahallelerden düzineler halinde geçmekteydiler... uzak ormanlarda yalnız meşeler sessizce büyümekteydiler -işte bu vuruşlar sürdükçe maç mı alınır ulan sayın abiler ipne hakemler bu sezon da bizi mağlup ettiler! aşkta düşte işte birer birer inerken beyaz bayrakları /bizim çocuklar, bütün maçlarda yenildiler.../ DIŞARDA ÜŞÜYEN HAZİRAN KALBİMDE HAZAN “uygarlık ve barbarlık kardeştir.” -Havel- dünya sığmıyor insana havel yüzlerdeki, yüreklerdeki maske parada kir, suda klor, havada nem yüksek borsa, alçak basınç ve kanun hükmünde ihanetler, sahtekâr jestler /insan, sığmıyor insana havel!/ ve her şey: şey! mesela o takvimler, o günler her biri şimdi kim bilir neredeler yalancıdır aynalara gülümseyen o muhteşem gençlikler bir yaz yağmuru gibi çabucak geçecekler bize kalan kurt kapanı sözleşmeler ve iş akdi kıvamında morarmış evlilikler oysa insanı büyüten yalnızlık mıdır havel? biz bu kentlerde bu ömürlerin gecelerinde çürüsek bile şimdi eski dağlarda vakur bir şafak yırtılmaktadır ve dışarıda üşüyen bir haziran kalbimde yılların tufanından artık bir hazan (kalbimde hazan ve şairdir elbet sözcüklere rus ruleti oynatıp yazan!) dışarıda üşüyen bir haziran kanımda nikotin cehennemi kısa kibrit uzun duman yaan! yine yaan! yine yaaaan! yan ki yangınlar bile yansın haklıdır içindeki abdal bırak ağlasın... bırak ağlasın artık gündüzlerin ışığında aşk gecelerin sularında yakamozlar yok ve kuşlar konsun diye gerilmiyor balkonlara çamaşır ipleri duyuyorsun işte şiir de yazıyorlarmış iğfal şebekeleri(!) dışarıda üşüyen bir haziran dışarıda aşksız aşk, aids, hepatit b dışarıda hormonlu sevinçler, kokmayan güller viagra cinsellikler, çıldırtan günler! ve dışarıda dostluğun, puştluğun kolunda gülümsemesi ama öğrendim karanlıklardan ışık destelemeyi ve baka baka irkilmiş gözlerine hayatın inatla! inatla gülümsemeyi öğrendim içimdeki abdalı hünerle gizlemeyi... (herkes fanusuna asmış kendini bu yüzden beklemiyorum farklı kıyametleri...) dışarıda üşüyen bir haziran dışarıda öldü insan öldü insan hiçbir kitaba yakışmadan! ben de yaza yaza çürütüp dünlerimi her gün bu cehennemden çalıyorum kendimi bu yüzden her şey: şey! havada hava, günlerinde gün, evlerde sarmısak soğan; hepsi bu işte basit, olağan her şey şey’dir; inandıklarımızdır belki de yalan abarttığımızdır, kül’dür herkesin payına kalan... EPİLOG .. asolan hayattır bir akvaryumda yazmak, akvaryumda yaşamaktan kolaydır;bu yüzden her dize biraz eksik her şiir biraz yalandır.. EY HAYAT (ey hayat, sen şavkı sularda bir dolunaysın aslında yokum ben bu oyunda ömrüm beni yok saysın…) yaşam bir ıstaka gelir vurur ömrünün coşkusuna hani tutulur dilin konuşamazsın! tırmandıkça yücelir dağlar sen mağlupsun sen ıssız ve kalbinde kuşların gömütlüğü tutunamazsın… eloğlu sevdalardan dem tutar aşk büyütür yıldızlardan yasak senin düşlerin dokunamazsın... birini sevmişsindir geçen yıllarda açık bir yara gibidir hâlâ hâlâ ne çok özlersin onu ağlayamazsın... yolunda köprüler çürür sesin, sessizlik sanki bir uğultuda savurur hayat kül eyler seni doğrulamazsın! yapayalnız bir ünlemsin dünyayı ıslatan şu yağmurlarda herşey çeker ve iter anlatamazsın... yaşam bir ıstaka gelir vurur işte ömrünün coşkusuna sesinde çığlıklar boğulur ama bağıramazsın… sonra vakt erişir, toprak gülümser sana upuzun bir ömrün ortasında ne hayata ne ölüme yakışamazsın! yazdırmalısın mezar taşına: ey hayat, sen şavkı sularda bir dolunaysın aslında hiç olmadım ben bu oyunda ömrüm beni yok saysın… FİRE VEREN COĞRAFYADA bir düğün gecesi mardin'de çektirdiğimiz resim benden söz eder yüzüm, bu öksüz ülkenin bütün sabrını kuşanmış örtülmüş perdeleri gülümsemenin demek mardin'de biraz akşammış… o kent hâlâ albümlerden, kadir’den ve lütfü'den birisi sevgilisi tutuklu bir genç kız kederinden birisi gidilemeyen kentlerden, nar mevsiminden söz eder… ve yürürüz yürümek her bahar papatya kokularıyla sarhoş sonra merakla açtığım mektup: “çankırı cezaevi, görülmüştür”: kadir’den; zarfta o düğün gecesi mardinli resim ve bir hükümlü merhaba bizden söz eder öylesine çoktuk ki ve çoktu kadir daha çoğaltır kendini taş odalarda her geçen gün fire veren bu coğrafyada… GENELLEME arınıyor, deviniyor gökyüzü toz ve ter karışıyor hayatıma uzak git bölünüp dağılan eksilip savrulan ne varsa! ... merhaba doğrulup dirilten yanm ve deli dizelerime biriken çığlık merhaba uğultusu rüzgarların bahar akşamlarında arınıyor, deviniyor gökyüzü akıyor zaman sevdalar karışıyor hayatıma GİTTİĞİN YER gittiğin yer bir yağmur damlası kadar yakın gittiğin yer bir uçurum kadar uzak herkes yeniden yazgısına kanacak gittiğin yer kalbimde hep kan kadar sıcak gittiğin yeri anlamak gittiğin yeri ağlamak bir çerçevede yarım bir gülüş ve yalnız bir fotoğraf bırakarak yine bahar açacak, güvercinler uçacak gittiğin yerlerde sana kimler bakacak? gittiğin yer bir yağmur damlası kadar yakın gittiğin yer bir uçurum kadar uzak seni benden zaman, seni ölüm alırdı ancak gittiğin yer hasretimin kavalyesi olacak... GÖZLERİN GÖKYÜZÜNDE BİR DOLUNAY diyelim ki sessiz gecede poyraz sis çökmüş o heybetli dağlara yurdun da kar altında, gözlerin gök- yüzünde bir dolunay diyelim ki sınamışsın uzaklığın ihanetini seslere çarpmış sesin ama ulaşmamış nefesin diyelim ki şarabın dökülmüş, suların kesik bu hayat seni bir oyuncak sanıyor diyelim ki sana çıldırmak yasak, sana ağlamak yasak, yarın yasak, düş yasak sana diyelim ki üşüyorsun kısacık bir ömrün sığınağında bir çay bile ısmarlamıyor hayat! diyelim ki lekesiz hiçbir şey kalmamış artık sis çökmüş güvendiğin dağlara... kederli bir süvari ol orda! sen orda bırakma atını mahmuzlamaktan bıkma bu puştlar panayırında berrak nehirler aramaktan! yaslı bir kışa rehin düşse de günler kalbindeki tomurcuğu bahara büyüt o tomurcuk düşlerin yağmuruyla ıslansın (o tomurcuklar ki bahçedir bir gün insanlığa güllerden hep ilenç mi? sevinçler de devşirmeli bu ayaz mevsimlerden!) çünkü her insan bir limandır baş ucunda tekneler çünkü herkesin hüznü kocaman, aşkları dalgın kimi kesik, kanıyor şah damarından kimi bozgunda yetim dervişan kimi aşklarıyla, düşleriyle perişan (yamalı yerlerinde kanıyor hayat tutunduğun yerlerinden soluyor hayat...) bu yüzden salıver düşlerini kendi uğruna yansın salıver düşlerini ateşlere abansın! tutunduğun yerlerinden solarken hayat bıkma atını mahmuzlamaktan bıkma sendeki insan için derin uçurumlar arşınlamaktan... yaslı bir kışa rehin düşse de günler bir gün rüzgar esecektir suların serinliğinden bir gün kırlangıçlar da geçecektir göğün genişliğinden yaslı bir kışa rehin düşse de günler kalbindeki tomurcuğu bahara büyüt o tomurcuk düşlerinin yağmuruyla ıslansın çünkü senin de bir ütopyan varsa, i n s a n s ı n... GÜNE DÖNERSİN (7223 Hit) garına ve akşamına varmamış bir trenle yolcusun özlemin, kimliğin ve arka cebinde terlemiş biletinle sen iki ömrü törpülerken sevgilim ve sürdürürken o civan ısrarı kederinle tut ki nice trenler kalkacak dünyanın her yerinde sonra da biz kalkacağız/topla kendini şimdi elini tutuşum bir anıdır/sen güne dönersin tren usul usul gelir azar azar gidersin ben de burada özlerim rengini yüzüne yazdığım bir çiçeği onlarca, yüzlerce, binlerce bölünmüş kanıyorsun topla kendini... ve hüzün kara bir bulut gibi çöküyor gözlerine ötede güz çöküyor üstüne yaz mevsiminin her mevsimin tükenişi intihar çağrıştırırken bende güzse hep aynı iklimdir yara yerimde git! uzaklığa dolan yol gibi dol hasretime...
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
|
|
#3 (permalink) | |||||||||||
|
HAYAT GÜL KOKULU BİR SAĞANAK
gözlerimin önünde ıslak dağların kabaran yalnızlığı ne varsa uçurumlar eşiğinde hüzünlerle yalpalayan ne varsa gözlerimin önünde ve hayat gül kokulu bir sağanak yine birşeyler anlatmak istiyor hayat ve alıp götürmek bir şeyleri kurt sofralarına gün batıyor gün batıyor bukağısı paslı bir sevinç oluyor yalnızlığım unutuyorum sevgilim suretini durgunluğun "niçin" di unutuyorum gün batıyor ürkek yıldızlar dolanıyor yalnızlığıma umurumda değil ne yağmur ne ayaz ne de kerpiç kokusu havada unutuyorum/sabaha/kadar/ gün batıyor sonra bir akasyayı okşuyor gözlerim geciken sabahlara koşuyor kuşlar gözlerimin önünde ve hayat gül kokulu bir sağanak yine İDRİS içindeki çocuğu alıp kaç idris bırak paslı hançerlerle parçalamayı uykularını ihanet torpil yapmaz hasret ardına bakmaz kır kanlı bıçakları içindeki çocuğu alıp gel idris... bir mavi için ağlama idris itme şu duvarları gülümse, sütünü ve içindeki çocuğun bilirim, mağlûbiyet esrik gülüşler ardında paramparça bir perde yeter idris, vakur ol, onur var serde anladım, vazgeçemezsin ondan asla! kardeşim, fazla alkol mevcut şimdi damarlarındaki asil kanda... aldırma demiyorum sana aldırarak aldırma içindeki çocuğu şu kirli hayata uyandırma! içindeki çocuğu alıp gel idris coşkunu parlat ya da birkaç tek at küfürlerine tutunarak geç kaldırımlardan sonra bir kerhaneye git ve oturup ağla kerhaneleri bütün dünyanın aşk kangrenlerinin yıkık çarşılarıdır... aldırma demiyorum aldırarak aldırma içindeki çocuğu idris, çocuğu uyandırma! ve yıllar geçer idris’lerin kalplerindeki çocuklar daha ölüdür /düşleri hâlâ terasta idris’ler ise zemin katta kiracı oturur.../ İHTAR bir ömür düştü payıma tufan! çıldırmak için... düşler besledim güpegündüz dövüşmek için uçurumlar besledim düşmek için! (artık bulduğun her sevgi kırıntısına sımsıkı kenetlen, bırakma sakın, gitmesin; büyüdün artık iyi ört günlerinin üstünü üşütmesin...) İKİNİN ŞİİRİ bugün iki kez yağdı yağmur iki kez eskidim sanki iki ömrü kol kola yaşadım biri nergis bahçesi, diğeri mahşer yeri hep iki şömine yandı yüreğimde birinde ateşti diğerinde kül ve iki kez aşık oldum bundandır iki kez ölmüşlüğüm sonra bir serüvende ikiye böldüm ömrümü şimdi sömestrdeyim ilk iki kitabımdan sonra sıtmaya tutuldu coşkum daha depremlerdeyim ve iki kere iki kitabımda benim ya çok eder ya sıfır... İYİ Kİ BU DÜŞTESİN I nehirler yarışır, çağıldar gözlerinde o nehirler benim nehirlerimdir aşk ki azar azar benim yerimdir üşüyorsam, sokaktaysam, yalnızsam gözlerin ey yâr benim evimdir /vurulup düştükçe, düştükçe seni sevmekten caymayacağım gece insin, el ayak çekilsin gelip kapında ağlayacağım!/ iyi ki bu sestesin dünyayı ısıtan nefestesin bir haydut gibi gezinirim kapında kalbimde tutuşan ateştesin… II rüzgârlar savrulur, uğuldar gözlerinde o rüzgârlar benim rüzgârlarımdır aşk ki azar azar benim yerimdir suskunsam, bozgunsam, bulutsuzsam gözlerin ey yâr benim evimdir iyi ki bu düştesin her sabah ışıyan güneştesin iyi ki yoksuluz bulutlar gibi soğuyan dünyada sımsıcak fırınlar gibi /vurulup düştükçe, düştükçe sana koşmaktan caymayacağım gece insin, el ayak çekilsin gelip kapında ağlayacağım!/ KENDİNE BENİM İÇİN BİR GÜL VER sensizlikle flört etmeyi sen değil sensizlik bilir sesi ses/sensizliği sensizlik bilir korkma, sana aşkı öğretmeyen kendinin ellerinden tuk! çok ağrımış kendinin, siyah ve ayaz kendinin hep avuttuğum düşler için bana bir gül ver... * bak, palandöken dağlarında karlar erimiş teknelerde kol kola bahar sulara inmiş dağlar için, sular için bana bir gül ver bir gül ver söküldüğüm günler için -ve önce kendinin ellerinden tut!- * kendimin ellerinden tutunca içimden nehirler gibi akmak geliyor yollara çıkmak, yolculuklara bakmak geliyor geberesiye içip salaş meyhanelerde buralardan böyle ceketsiz kaçmak geliyor tutunca kendimin ellerinden pusulasız gemilerde yatmak yaşlı ve şefkatli bir azizenin koynunda sabaha dek kıpırtısız susmak geliyor sevgilim, iyi insan, tutunca ellerimden ömrümün içinden akmak geliyor... * sessizlik sensizliği ezbere bilir sensizlik her şeyi bilir... korkma, sana aşkı öğretmeyen kendinin ellerinden tut! sonra bana aşkı öğretmeyen kendimin ellerinden; bak, yıllarım sırılsıklam yağmurlar giymiş günlerin avlusuna yeni yeni çocuklar inmiş dağlar için, sular için bana bir gül ver avuttuğum düşler için bana bir gül ver bir gül pusulasız gemiler, sökülmüş günler için... * ben bütün yeşillerimi inatçı ayazlara çaldırdım sen kendinin ellerinden tut ve kendine benim KİRALIK KEDER dicle kadar kurudum ne sustum ne konuştum çöplükte bir gül gibi böyledir savruluşlar ben yaktım yangınımı ben inledim, ben izledim ölüm, seni gözledim ömrümde çırpınışlar şimdi kim anlar beni soğuk hayat, soğuk duvar sıcak birşey özledim kalmadı başlangıçlar kalmadı başlangıçlar… KONUŞSAM SESSİZLİK SUSSAM AYRILIK resmin rehindir gurbetimde gurbetimde sesleri aşındırmış kimliksiz bir kasaba ve senin kederini ıslatan o yağmurlar rehin alnı özlemle dağınık bir akşam getirdim sana sar, büyüt ellerinle, konuk et sıcaklığına konuk et kanatları kanatılmış kuşlar getirdim sana... ve akşam, bir kez daha saçlarını topla ve dağıt sesini rüzgârlara “bir of çeksen karşıki dağlar yıkılır” çekmiyorsun! akarsuları imrendiren yüzün de sabahçı kahveler de biliyor görüşmeyeli yorgunum yıkık kentler kanadı sevinçlerimle görüşmeyeli ya sen nasılsın adım, adresim durur mu defterinde? şimdi siirt'te koyun kokulu bir gecedeyim beynimde iklimsiz papatyalar ve kuşatılmış bir akşam duruyor penceremde sokakların gün batınca neden boşaldığını ve yüreğimin neden kabardığını bilmiyorum konuşsam: sessizlik/gitsem: ayrılık sonra kıpırtısız yasladım göğsümü boğulmuş güne al bu çağrıları sulara göm, o uzak sulara gurbetini rehnetme özlemimde… KURTULAMAZSIN önce sesini sonra yankısını çaldırdın şu beton ormanında bu kent de tükürdü aşklarına kal orada! artık hiçbir şeyden kurtulamazsın ıslanmışsın bir kere oğlum yaş gününde kuruyamazsın.. KUŞLARIM VURULDU kuşlar mıydı, ben miydim ölen gerçekten bozgunum her sabah yeni bir kuşu yitirmekten… kuşlarım vuruldu kurak bir nehirle kaldım alacakaranlıkta bu yetim şarkısıyla döndüm dolaştım kendime vardım dağlarım kurşunlandı, ayazlarda yıkandım kuşlarım vuruldu çoktan kimsesiz kaldım... kuşlarım vuruldu, ömrüm paslandı, yiten yılları andım ki rüzgârlar kadar çok karşılandım çok uğurlandım hızla dökerken yapraklarını kalbim gidip bir şarkının notasında saklandım ama kuşlarım… kuşlarım vuruldu çoktan kimsesiz kaldım... kuşlarım vuruldu, kalbim dağlandı, o ah aşklara yandım yas tutan bir dünyanın kalabalığında gelenler gittiler gölgemle kaldım çek git yolumdan kalbim artık uslandım kuşlarım… kuşlarım vuruldu çoktan kimsesiz kaldım… NEYİ ANLATIYORUM BEN BİR OZAN ÇIRAĞI BİLE.. şimdi öfkemde dolandı gün allı-mor neydi az önce o zifiri karanlık ağarmadan ortalık selam civan dost bozkır mı uyanan güne dönmüş çorak toprak seslerle hele yokla kendini bahçesi olurmuş acılar ülkesinin tomurcuksuz, çiçeksiz çocukları oyuncaksız, şekersiz önceleri böyle değildi insan bir ala geyik seker ormanda mağrur, atik acılar yürür insanlarla yollarda insan, ilkyaza vuran öfkeye gül sunan doğruya dost, eğriye düşman sevda olmalı karanın karanlığında pusatsızı sevda olmalı bir uçtan bir uca ağlamak sız ve haber haber olmalı ölümün sesi toktur çocuklar duymamalı bak civan dost mevzilinmiş acı bilenir toprağın avuçlarında birşeyler demelisin artık neyi anlatır duvaklı güzellikler neyi anlatıyorum ben bir ozan çırağı bile olamazken NOTALARI KURŞUNLANMIŞ BİR ŞARKIDIR YALNIZLIK “le bruyere, bir yerlerde, ‘yalnız olmamak gibi büyük bir mutsuzluk!’ der. kendi kendilerine katlanamamaktan korkarak kalabalıkta kendilerini unutmaya koşanları uyandırmak ister sanki. bir başka bilge, yanılmıyorsam pascal da, ‘neredeyse bütün dertler odamızda kalmayı bilmememizden geliyor başımıza’ der; böylece, içekapanış hücresinde, mutluluğu devinmede, bir de yüzyılımızın deyimiyle kardeşcil diye adlandırılabileceğimiz bir fuhuşta arayanları getirir usumuza.” -Baudelaire- yalnızlığın atlası: I hayat, çarpar ya ağırlığını camlarına evlerin, ışıklara aldanmayın, evler de yalnızlıktır, evler de... siz çekersiniz gece büyür, gece çeker de bazen siz küçülürsünüz; geceler yalnızlıktır... yalnızlığın tablosunu çizer ufukta biri, atlasını yalnızlığın uzak sularda bir gemici; birileri sınırlar koyar, haritalar basar biri; oysa harita basan bütün matbaalar suçlu, bütün silgiler yalancıdır haritalar yalnızlıktır... kaç bin ışık yıl uzağız belki de en uygar gezegene... ay tutulur- sa ay orda bir yalnızlıktır yalnızlıktır emzirdiğimiz göz göre göre... II yerkürenin son jesti insanın dehşet yalnızlığı olacak. biz yine de çiçekleri sulamayı unutmayalım, ama yalnızlığımız çiçeklere de kalmayacak... bu gezegen her gün milyonlarca ton ağırlaşıyor; her gün aşksız, azıksız azalıyoruz... azalıyoruz, çoğalıyoruz: ikisini birlikte tartsak azlığımız çok gelecek. yerkürenin son jesti insanın dehşet yalnızlığı olacak! bunu bilmek için kutsal kitaplara gerek yok; işte hiç de kutsanmayan bir kitap bile bunu söylüyorsa, inanın, yalnızlığımız kitaplara da sığmayacak... III bir ölüdenizdir yalnızlık... bir çınarın upuzun gölgesidir çınar boylu yalnızlık; atlasına akbabalar, haramiler tüner de kendi olmakta diretir yine... IV her insanda birden doğan, ama can çekişip ölemeyen yalnızlık. herkes bir evrede anlar bunu; kimileri de menapozlarda, antropozlarda, bir gözaltında, uzun bir yolculukta ya da. dal değil, köktür yalnızlık; kurumuş olmalıdır ve bir daha yeşermez... V okyanuslar analarıdır denizlerin; gökyüzünün anası yok: gökyüzü yalnızlıktır. kurt dağında, kuzu sürüsünde, çoban kavalında yalnız. kalabalık, kabarık verirsin kavgalarını; bin yumruğun tek olup göğe doğrulduğu günlerde de, akşam, dönerken evine ekmeğin kadarsın... yazıyorsan duyarlığınla yalnızsın kendi derininde; duyarlığınla: suya yazılan sözlerle... en az yalnızlık çeken şairlerdir yine de; bölüşürler seslerini birlerle, ikilerle, beşlerle, ama beşlerle... VI o, sevgiyi kendi için istiyor; sevgisiyle yalnız. onu değil, ben sevgimi seviyorum, sevgimle yalnız... yalnızlığı deşiyorum: yapayalnız, yapayalnız! sonra bölüyor, bölüşüyor, topluyor, çarpıyor ve çıkarıp giysilerimizi birer birer sevişiyoruz; susup kalıyoruz belki, çekip gidiyoruz. geride kalanın adını yalnızlık koymaktan hep ürküyoruz... işte kadınlar da, erkekler de doymaz uzuvlarıyla birer yalnızlıktır... doğasının insana ihanetidir yalnızlık; özünde yaşamın da, ölümün de birer ihanet olduğunu kavradığımızda sorun yok... VII tek kişilik kalabalıktır aşk. aşk tek kişiliktir; ikinci kişiye bilet yoktur. kendinin yayasıdır aşkta ikinci kişi, kendinin mayası; herkes kendi sevgisini sever... aşk nedir incil’e göre? nedir tevrat’a, zebur’a, kur’ân’a göre? bu kitaplardaki aşklar, küfürler neyin rengine göre? insandır, insan aslolan: insana göre! bir bedeni o kıyısızlığa bırakma saati geldiğinde gitmek bir yalnızlıktır. bütün gitmeler yalnızlıktır. kalmaya göre... VIII sevginin ve cesaretin cesetleriyle günler ağır ve kirli, tortusunu bırakırken ömrümüze; günler, düşlerimize, özlemlerimize... uzaklığın şakağında kaç namlu kim bilir yakın olmasın diye? sonra biz, burada uçurumlara teslim gençliğimizle... IX en rezil parayla insan arasındaki yalnızlıktır; hiçbir inanç, hiçbir ideoloji, hiçbir aşk, hiçbir kitap bu yalnızlığın kurallarını bozamıyor. bu da bir yalnızlıktır... X “yalnızlık bir yağmura benzer...” yağmurdan önce biz, bütün çılgınlıkları bir bir bölüştük. bir bir türküleri, telaşlı koşuşları; silahları, tabuları, ayrılıkları; çoğaltıp yalnızlığımızı feodal tekkelerde, ellerimizin üzerinde bir el bile yokken bölüştük vuruşları. sonrası geceydi ve yalnızdık: çoğalttık susuşları... yağmura yakalandığımız gece- ye çarptık; geceye hiçbir şey olmadı, ama biz paramparçaydık! ve hayat gaspetti o vakur duruşları... XI hâlâ dağların üstünde, zambakların içinde işte şu hayat; destan ve yalnız hayat! yalnızlığa halay halay ellerim; kırılası, kırılası ellerim! benim ellerim, yuh ellerim, şair ellerim... kalemini silahıyla koruyan, kalemi de, silahı da yalnız ellerim; “yalnızlık bir yağmura benzer” yağmurlarda sırılsıklam ellerim... XII daha birileri bir yerlerde yaralardan söz ediyor; sonra binlerce ses o bir sesin üstüne, belki de yüzbinlerce... ama kime anlatılır ki yara, orada yara olarak yalnız. yarayı anlatan, anlatırken; yara ise yara olarak yalnız destan ve yalnızdır hayat kırılası ellerim herkes kendine göre bir yalnızlıktır... XIII iyi ki doğmadınız hiç doğmayanlar ya da doğması olasılık kalanlar. doğarken biz de spermdeki olasılık kadardık; o olasılıkla doğmak veya doğmamak üzere yalnızdık. şimdi de yaşamak ve ölmek hâlâ bir olasılıktır. her mengenede, kederde en çok da yaşamak bir olasılıktır. sevişmek ey, yaşamak bir olasılıktır! XIV yalnızlığı sevişirken eksiltiyor, eskitiyor ve eskiyoruz... seviştiğim gece emzirdiğim gecedir. özümü katarım ona; geceyi kanatırım, gece beni kanatır... geceyi kanatırız, gece bizi kanatır. geceler insanlığımız insanlığımız yalnızlıktır... XV giderek insanlaşıyor, uygarlaşıyor ve insansızlaşıyoruz... “görgü tanıklarının ifadelerine göre” dağınık yüzü günlerin ter ve keder içinde; zanlıları her sabah o resmi geçitlerde... işte hayatlarımız intiharların ve cesaretlerin sustuğu yerde; hayatlarımız diğer hayatların da cesetleriyle... hayatlarımızda kimselerin bilmediği yalnızlıklar; ama kimseler bilse de, bilmese de yalnızlık var ey bütün yalnızlıklar! XVI şimdi travestiler kalçalarında ve slikon göğüslerinde biriken yorgunlukla dante’nin “ilahi komedya”sını konuşuyorler sperm kokan duvarlarla... o yırtık, yamalı ve yaralı sevgilerden, o kaypak sevgililerden, servetlerden geride hep namuslu bir orospum oldu benim de; tünediler yalnızlığıma hüzünlü bir yüzle o gecelerde... sonra günlerin de üzerinde bir hayat; sürgit yoğunlukların, yorgunlukların, öfkelerin üstünde... XVII şimdi güzel bir deniz karşımda; korkunç çırpıntılı, dehşetli mavi bir deniz tutmuş da bir ucundan b(akıyor) uzaklara... uzak, uzaklığında ben kendi yakınlığımda yalnızım ortalarda olsam da ortalı yalnızlıktır... XVIII böyle yakın uzaklıklarda hep yalnızlıklar ve “yalnız değiliz” derken de yalnız! işte cesetler ve cesaretler içinde aynadaki suretimi tuzla buz ediyorum; keder ırmakları akıyor ortasından... birden bir kırlangıç sürüsü kanat çırpıyor uzaklara; yollara ve yolculara bakıyorum da, şarkıların kırık dökük notaları saçılmış sokaklara. herkes kendine göre bir şarkıyı tutturmuş yangınlar ortasında! /yangınlar ortasında: notaları kurşunlanmış bir şarkıdır yalnızlık.../ PERVARİLİ BULUTLAR tenini sınar bir ustura ince ince sızar kan bir tren sisleri yara yara geceyi çizer raylara bir adam, kapılmış da pervarili bir buluta gider kendi kendine, kendi kentine adamı orada unutmuşlar... üşütürken ömrümüz rengini paslı yalnızlıklarda kime baksam yanlış hayatlarda hep alabora sana baksam bir malatya kaysısı gibi unutulmuş dalında her vagon bir trene kapılmak rüyasında vagonları orada unutmuşlar... her sevda yanılgıda, her menzil bir ıskarta herkes bir yer açmış kendi uçurumuna yaşanır mı böyle şekilsiz, böyle kimsesiz, sessiz böyle limansız, böyle imlâsız, yârsız sevgiyi sularda unutmuşlar... biz yenildik... daha çok yenecekler mağlup olmak artık soyluluğumuz pervarili bulutlar bunu bilmeyecekler böyle pusatsız, böyle şarkısız, sazsız beni burada unutmuşlar... acımamışlar... hiç acımamışlar ne bulut bırakmışlar ne çocuk ne bahar bırakmışlar ne de yolculuk bunu bildikçe üstlendim cinnetimi zulmü yurdumda unutmuşlar... sen şimdi buruşmuş ayrılıklarda şimdi lime lime yoksulluklarda kalbindeki güllerin tozunu alıyorsun sen başın dimdik geçerken acılardan sabrın dağlarını parçalıyorsun seni orada unutmuşlar... bizi ter içinde ayrılıklarda, bizi düzenbaz şarkılarda bizi günlerin çökmüş avurtlarında, sökülmüş uykularda trenler sisleri yara yara geceyi çizerken raylara ilkyazların kapısında bizi kar boranlarda unutmuşlar... unutmuşlar... böyle limansız, böyle imlâsız, yârsız böyle zulasız, böyle şarkısız, sazsız seni orada... beni burada öyle hasret bir dokunuşa unutmuşlar... unutmuşlar... bu şehirlerin rezil uğultusunda biz yenildik...daha çok yenecekler mağlup olmak artık soyluluğumuz pervarili bulutlar bunu bilmeyecekler pervarili bulutlar bunu bilmeyecekler...
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
|
|
#4 (permalink) | |||||||||||
|
PUSUDA YALNIZLIK karaca dağ yamaçlarında kardelen çiçekleri her bahar umuda rengini verir ve her bahar Dicle’de ak köpüklere üşüşür papatyalar Siverek düzü hayata vurgun yürekli yiğitleri ve sabahın eteklerinde ter taneleriyle "memleketimdir benim" orada tüfekler yağlanır kerpiç damlarda türkü kaçak tütün kaçak kaçak çay buğulanır şavkı vurur mağlara ve korku ve umut ve can pusuda pusuda yalnızlık karaca dağ, önü diyarbekir’dir ben hüznü avuçlarken ora mahpuslarında bulutlarla yalpalayan rüzgarları resmedip bakıp bakıp iç çekerdim doruklarına karaca dağ, patikalarında ceylan ölüleri ve bakır renkli göğüslerimizde görkemli güneşiyle sabıra tutunan sevdaların gönüllü erleriydik ve yollarımızda ayaklarımıza batıp çıkan devedikenleri özlemler biraz uzak biraz diri bekleyişlerde alçalıp yükselirken köpük köpük yalnızlık SAKLA YAMALARINI KALBİM ne gül ne yarın! gül, küle karılmış günlerin tortusunda yarın, vurulmuş yatıyor bugünün avlusunda sakla yamalarını kalbim... insanlar büyüdükçe günler kısalırlar günlerimiz gibi aşklarımız da yittikleri duraklarda kalırlar sakla yamalarını kalbim... kendini bıçak gibi ışıyan yeni güne bağışla yürü, arkana bakma, ama umursa bazen anılara en çok yakışan elbise birkaç damla gözyaşıdır unutma... |